Tesettürde Fransa model olamaz

Image
Tesettür meselesinin hükümetçe aniden gündeme getirilmesi, bize ümit verdiği kadar kaygı da verdi. Altı seneden bu yana gayet uzağından yürüdükleri “mesnetsiz yasağın” başbakanın direktifiyle ele alınması, inşallah netice itibarıyla hayra vesile olur. Halkının yüzde seksen beş-doksanı tesettürün serbestiyetine taraftar olan bir ülkede, bu mânâsız yasağın sürmüş olmasının, Türkiye’yi dışarıda gülünç duruma düşürdüğüne, hükümet üyelerinin kendileri de şahit olmuşlardır.

Bu ayıbı kaldırma teşebbüsünün yalnızca üniversitede okuyan talebelerle sınırlı kalmasının, ayıbı iyice serrişte edeceğini ve dünyaya ilân edeceğini de burada belirtmek de fayda var. Fransa dışındaki Avrupa ülkelerinde tesettüre müdahale edilmediğini gözönünde bulundurduğumuzda, başbakanın iddia ettiği gibi, serbestiyet üniversite talebeleriyle sınırlı kaldığında, Türkiye bu hususta Avrupa’ya maskara olur. Kadınlarımızın hayatlarının bir parçası olmuş ve bin seneyi aşkındır Anadolu’daki Türk kadınının Kur’ân’ın bir prensibi olarak yaşayageldikleri tesettürü, mesnetsiz yasaklarla gündemde tutmanın, zihinlere “siyasî istismarı” da getirdiğini burada belirtmek gerekiyor. Bilhassa mahallî seçimlerin yaklaştığı bir mevsimde AKP ve MHP’nin başörtüsüne sarılmaları şeklinde algılanan bu tartışmada, umarız ki, her iki parti de samimice bu meselede ittifak edip, onları “dini siyasete alet etmek” ile suçlayanları tekzip etsinler.

Tartışmaların bizi endişelendiren önemli hususlardan birisi, daha önceki Özal hükümetlerinin düştüğü hataya düşülmesidir. Topu Anayasa Mahkemesi’ne atarak, işi iyice içinden çıkılmaz hale getirmek fayda yerine zarar getirir. Tesettürün yasak olabileceğine dair dünyanın hiçbir ülkesinde kanun maddesi olmadığı halde, halkımızın tamamına yakını Müslüman olan Türkiye’de bu nev’î “ayak oyunlarının” siyasîlerin politika hayatına son verip vermediğini ANAP’lılara sormakta yarar var.

İkinci endişemiz ise, temel bir insan hakkı olan “giyim-kuşam”a metazori yöntemlerle ve kanunlar perdesinde müdahale edilmesidir. Globalleşmenin dünyamızı bir köye çevirdiği şu zamanda Avrupa emperyalizmini insanlara dayatmanın insanlıkla ilgisini merak edenler, yalnızca biz değiliz. Dindar geçinip, saldırgan dinsizlerin dümen suyunda ve onların yol haritalarıyla yürümenin bugüne kadar kimseye faydası olmadı. Kaldı ki, “tesettür meselesi” yalnızca üniversitede okuyan bayanlarımızın meselesi değildir. Eşitsizlik, adaletsizlik ve ilkellik teda-î ettiren uygulamalar, hem hükümeti ve hem de milliyetçilik dâvâ eden partileri daha müşkül durumlara elbette sokacaktır.

Görülen o ki, hükümetimiz bu hususta “laikliğin” din aleyhinde uygulamasıyla meşhur Fransa’yı takip etmek istiyor. Fransa’daki Müslümanlarla Türkiye halkını mukayese edenlere sormak lâzım. Sömürge olarak yüzyıldan fazla işkence çeken ve çok yakın zamana kadar asimile edilmeye çalışılan Kuzey Afrikalı Müslümanlar, elbette ki Türkiye ile mukayese edilemez. Bırakınız Türk halkını, Almanya’ya misafir işçi olarak gitmiş ve orada yerleşmiş Anadolu kökenliler için de Fransa örneği söz konusu olamaz. Kaldı ki, dinsizliğini gizlemeye çalışan Sarkozy’nin uygulamasına AB içinden büyük tepkiler geliyor.

Evvelâ hükümet, “tesettürün” dinî bir mesele olduğunu, dinin ise siyaset üstü olduğunu düşünerek samimice hadiseye yaklaşmalıdır. Problemin çözümünü zorlaştıracak yeni oyunlara fırsat vermemelidir. Şayet, AB içinden bir örnek ülke alınacaksa, İslâmî değerleri insanî değerler olarak kabul eden ve tatbikatlarını hürriyetin en geniş dairesinde yürüten devletler ölçü alınmalıdır. Kaldı ki, Türkiye demokrasisinin millî ve dinî değerlerini de korumaya çalışan bir demokrasi olduğunu ilgililerimiz mütemadiyen söylüyorlar. Öyle ise, buradaki örneklerimiz ne çok yüzlü Sarkozy ve ne de tarihi kan, gözyaşı ve eşkıyalık ile dolu Fransa’dır.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*