EURONUR ÖZEL

Tûl-i Emel ve Ölüm

Özel Makale / Tûl-i Emel

“İhlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebi, rabıta-i mevttir (ölümü düşünmektir). Evet, ihlâsı zedeleyen ve riyaya (gösterişe) ve dünyaya sevk eden tûl-i emel (aşırı uzun emeller) olduğu gibi, riyâdan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, rabıta-i mevttir. Yani, ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülâhaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmaktır.” (Lem’alar, Yirmi Birinci Lem’a, s. 278).

Ayaklar… Kimi çıkmada, kimi inmede,
Basamak basamak dizilmiş merdivenler,
Zannetme ki, bitiş var en yüksek tepede,
Yürüsen de, koşsan da, hiç bitmez emeller.

Ayaklarımız… Kimi zaman ruhumuzun derinliklerinden gelen bir coşkuyla yukarıya tırmanırken, kimi zaman da yorgun düşmüş bir nefisle aşağıya doğru seyreder. Önümüzde basamak basamak uzanan bu merdivenler, sanki hayatın taşa, betona bürünmüş inişli çıkışlı yollarıdır. Her bir basamak; bir hatıra, bir ders, belki de sonsuzluğa uzanan bir umut kırıntısıdır. Çıkışlar ve inişler, kalbimizin ilahi ritmi gibi, birbirini takip eden ebedi bir döngüdür.

Her birimiz bu merdivenlerde farklı bir ezgiyle, farklı bir hızla yol alıyoruz. Kimimiz hırsla, nefsin sesine kulak vererek zirveye koşar. Dünyanın geçici zevklerine tutunuruz. Kimimiz ise, sakin adımlarla, etrafına ibret nazarıyla bakına bakına ilerler. Her bir anın kıymetini bilir. Ama değişmeyen tek hakikat var ki; bu yolculuk, sonsuzluğa açılan bir kapıdır, hiçbir zaman bitmez.

Ulaştığımız her nokta, aslında yeni bir manevi yükselişin, yeni bir ilahi hedefin müjdecisidir. Emellerimiz, tıpkı sonsuzluğa uzanan bir merdiven gibi… Ne kadar çabalasak da tükenmez. Belki de hayatın en yüce sırrı, bu bitmeyen arayışta… Bu sürekli ruhani tekâmül döngüsünde gizlidir.

Yürümek ya da koşmak… Seçim bizim… İlahi iradenin lütfettiği cüzi irademizle… Kimi zaman sabırsızlanır; nefsimizin istekleriyle zirveye ulaşmak isteriz. Kimi zaman ise yavaşlamayı, her bir anı şükürle yaşamayı; Yaradan’ın bize sunduğu her nimeti derinlemesine hissetmeyi tercih ederiz. Ama ne olursa olsun… Bu manevi merdivenlerdeki yolculuğumuz, kulluğun zirvesine doğru devam eder durur.

Bazen, sadece ayaklarımızın değil… Ruhumuzun da bir hakikat yolculuğunda olduğunu idrak ederiz. Emellerimiz, hayallerimiz, umutlarımız… Hepsi bizi bu görünmez merdivenlerde… İlahi rızaya doğru yukarıya çekiyor. Belki de en önemli olan, dünyanın geçici zirvesine ulaşmak değil… Bu kutlu yolculukta attığımız her adımın, hissettiğimiz her duygunun İlahi aşkla yoğrulmuş kıymetini bilmektir.

Merdivenler bitmez… Emeller bitmez… Ve biz… Bu bitmeyen manevi yolculukta; inişlerle çıkışlarla, kulluğun imtihanlarıyla yoğrulmaya devam ederiz. Tıpkı hayatın kendisi gibi… Ölümle dirilişe açılan sonsuz bir kapı gibi…

Sahile çekilmiş kırık bir tekne,
Kumsalda gezinen ayaklar gitmiş,
Hayat kapılıp ömrün seline,
Ufukta hemen kabir belirmiş.

Kırık Tekne ve Kabir: Tûl-i Emel Hakikati

Sahile çekilmiş kırık bir tekne… Yorgun, terkedilmiş ama hikâyelerle dolu… Bir zamanlar belki de imanla, umutla enginlere açılmış… İlahi rüzgârı yelkenlerinde taşımış… Şimdi ise sessizliğin ve yalnızlığın koynunda… Geçmiş günlerin bir hatırası gibi uzanıyor kumsalda… Tıpkı ömrümüzün kıyısına vuran manevi anılar gibi…

O canlı, hareketli günler… O neşeyle atılan adımlar… O dünyanın peşinde koşuşlar artık yok… Kumun üzerinde bıraktıkları izler silinmiş. Zamanın ve kaderin rüzgârı onları alıp götürmüş. Hayatın telaşı, dünyanın koşturmacası bir rüya gibi gelip geçmiş. Fani bir gölge gibi kaybolmuş.

Zamanın acımasız akışı devam ediyor. Ömür… İlahi bir sel gibi önüne kattığını alıp götürüyor. Ne kadar dirensek de… Ne kadar dünyaya tutunmaya çalışsak da… Bu kaçınılmaz sona… Hakikat durağına doğru sürükleniyoruz.

Ve sonra o hüzünlü ama bir o kadar da kutlu gerçeklik beliriyor ufukta: “kabir.” Ölüm, hayatın kaçınılmaz sonu değil, sonsuzluğa açılan bir kapıdır. Her an yanı başımızda… İlahi takdirin belirlediği ufuk çizgisinde beliriyor. Hayatın geçiciliğini, dünyanın faniliğini bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Tüm çabaların, tüm koşuşturmaların; sonunda bu sessiz ve mübarek yere varacağını gösteriyor.

Bu sözler, geçmişe duyulan değil, ebediyete duyulan özlemi; hayatın kırılganlığını ve ölümün kaçınılmazlığını derinden hissettiriyor. Kırık tekne, yitirilmiş değil, terk edilmiş dünyevi umutları ve hayalleri simgelerken; silinen ayak izleri, hayatın geçiciliğini ve fani olan her şeyin unutuluşunu anlatıyor. Ufukta beliren kabir ise, bu dünyadaki yolculuğumuzun son durağı değil; ahiret âlemine açılan ilk kapısını işaret ediyor.

Ancak bu hüzünlü tabloya rağmen, bir manevi dinginlik de hissediliyor. Belki de hayatın bu kaçınılmaz ve ulvi gerçeğiyle yüzleşmek; bizi daha anlamlı bir hayat sürmeye; her anın kıymetini bilmeye; İlahi rızayı kazanmaya davet ediyor.

Tıpkı sahildeki kırık tekne gibi… Biz de bir gün bu dünyadan ayrılacağız. Önemli olan; geride bıraktığımız izlerin, hatıraların değil; salih amellerin, İlahi rızayı kazanmış kulluk nişanelerinin nasıl olduğudur.

Belki de önemli olan… Dünyevi fırtınalı denizlerde cesurca yol alabilmiş olmak, nefsin isteklerine karşı durabilmektir.

Asıl önemli olan… Ebediyete, iyilik dolu manevi bir servetle gidebilmektir.

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu