![]()
Bahar kendini bütün haşmetiyle gösteriyordu. Ağaçlar yeşil elbiselerini giymişler, çiçeklerini açmışlardı. Kuş sesleri, ortamın musikisi gibiydi. Bir tepenin yamacındaki bu bahçe; önünde ufka doğru uzanan bir vadiye bakıyordu.
İki genç kız; Ayşe ve Elif, bankta oturmuş, birbirlerine bakıyorlardı. Yirmi iki yaşındaki Ayşe’nin eli; bir alışkanlık gibi sürekli telefonuna gidiyordu. Üniversiteden yeni mezun olmuştu. İş arayışının getirdiği kaygılarla ve sosyal medyanın parıltılı ama boş dünyasıyla boğuşuyordu. İçinde tarif edemediği kocaman bir boşluk, ruhunu daraltan görünmez bir yük vardı.
Duygulu, sorgulayıcı ve zaman zaman umutsuzluğa kapılan Ayşe’nin tam karşısında ise; üniversiteyi yeni bitirmiş, daha sakin ve gözlemci bir ruh haliyle oturan Elif vardı. Elif, Risale-i Nur’un ışığıyla tanışmıştı. Kendi yolunu bulmuş ve Ayşe’nin iç âlemindeki fırtınalarına bir liman arayan; empati yeteneği yüksek bir yol arkadaşıydı.
Ayşe: — (Sesi titrek, gözleri kısık, uzaktaki ufuk çizgisine bakarak) Elif… Nefes alamıyorum sanki. Ciğerlerim doluyor, boşalıyor ama ruhum… Daralıyor… Anlatabiliyor muyum? Sanki görünmez bir yük sırtıma çökmüş gibi…
Elif: — (Ayşe’nin elini nazikçe tutar, telefonunu hafifçe kenara iterek) Anlıyorum Ayşe. Gözlerinden okuyorum. Ne zamandır böyle hissediyorsun? Üniversite bittiğinden beri sanki daha bir içe kapandın.
Ayşe: — Ne zamandır değil, sanki hep böyleydim. Ya da mezuniyetle birlikte bu hisler katlandı. Yirmi iki yaşımdayım. En güzel zamanlarım deniyor. Ama içimde kocaman bir boşluk var. Telefon elimden düşmüyor. Biliyorsun… Sürekli bir akış… Filtreli hayatlar… Mükemmel gülücükler… Bakıyorum onlara… Sonra kendime… Sanki ben eksik gibiyim. Hiçbir zaman onlar kadar iyi olamayacakmışım gibi… Bir beğeninin peşinde koşarken… Aslında kendi değerimi kaybettiğimi yeni yeni anlıyorum. Sonsuz bilgiye erişim deniyor. Ama benim zihnim, anlamsız detayların yığıldığı bir çöplüğe dönmüş durumda… Kim olduğumu unutmuş… Kimin gibi olmam gerektiğini aramaya başlamışım.
Elif: — Ah, o filtreler… Gerçekliğin üzerini örten ince bir tül gibi… Onların arkasında da aynı dertler… Aynı arayışlar var. İnan bana… Ama biz hep o tülün önündeki parlaklığı görüyoruz. Sonra da o parlaklığa erişemediğimiz için kendimizi yetersiz hissediyoruz. Koca bir aldatmacanın içinde gibiyiz.
Ayşe: — Aynen öyle! Bir de gelecek var tabii… (İç çeker, sesi daha da kısılır) Kelime bile boğazımı düğümlüyor. Üniversite bitti. Ben bitire bitire… İşsizler ordusuna katıldım. Her gün onlarca başvuru, onlarca ret… Ya da hiç dönüş olmaması… Ailem “Ne iş yapacaksın? Bak Melih’in kızı şuraya girdi; Veli’nin oğlu bankada” diye soruyor. Sanki bir yarışta gibiyiz. Ve ben o yarışın en gerisindeyim. Nefes nefese kalmışım. Kiralar, geçim derdi, artan hayat pahalılığı… Tüm bunlar bir dağ gibi üzerime yığılıyor. Bir yandan “hayallerinin peşinden koş” denirken… Diğer yandan “gerçekçi ol, iş bul” sesi kulaklarımda çınlıyor. İki arada bir derede kaldım. Ne ileri ne geri adım atamıyorum. Bu bunalım hali, gecelerimi uykusuz kılıyor. Gündüzlerimi ise anlamsız bir telaşla dolduruyor. İçimdeki ses sürekli “yetersizsin, başaramayacaksın” diye fısıldıyor. Ben de bu fısıltının peşinden sürükleniyorum. Sanki hayat bir performans sahnesiydi. Ve ben her an daha iyi olmak zorunda olan bir oyuncuydum. Ama perdenin arkasında rolüm bile yoktu.
Elif: — (Derin bir nefes alır, Ayşe’nin elini daha sıkı tutar) O koşturmaca… O yarış hissi… Hepimizin sırtında bir yük… Biliyorum. İşsizlik kaygısı… Hele bizim gibi yeni mezunlar için… Tam bir kâbus gibi… Ben de yaşadım, Ayşe. Hatta belki hâlâ yaşıyorum. Ama bir noktada durup… “Peki ya bu kadar koşturma nereye? Bu kadar didinme ne için?” diye sormaya başladım kendime… Sürekli “daha iyi olmalıyım” baskısı… İnsanı sadece yormuyor. Aynı zamanda içten içe kemiriyor.
Ayşe: — Tam da o noktadayım ben de… Tükenmişlik… İçimdeki o ses, “yetersizsin” diye fısıldıyor sürekli… Geceleri uyuyamıyorum. Sanki bütün kapılar yüzüme kapanıyor.
Elif: — İşte Ayşe, tam da o boşluk hissi… Ben de tam orada bir kapının aralandığını fark ettim. Hatırlar mısın? Sana Risale-i Nur Külliyatı’ndan bahsetmiştim? Belki de tam da bu hisler seni oraya yönlendirecek. Bir şans ver kendine…
Ayşe: — (Kaşlarını çatarak) Ne o, yine mi o kitaplar? Ben biraz mesafeli bakıyorum biliyorsun. Sanki dini bir şey okuyunca tüm problemlerim çözülecek mi… Ama içimdeki boşluk o kadar derin ki… Artık denemekten başka çarem kalmamış gibi hissediyorum. Ne yani… Orada ne buldun ki sen? Bir anda iş mi buldun?
Elif: — (Gözlerinde bir ışıltıyla) Hayır, bir anda iş bulmadım. Ama orada kendimi buldum, Ayşe. Daha doğrusu, kayboluşumun bir anlamı olduğunu fark ettim. Bediüzzaman Hazretleri’nin sözleri var. Der ki: “İnsan fıtraten ebediyeti ister.” Yani içimizdeki bu sınırsız arayış… Bu boşluk hissi boşuna değilmiş Ayşe. O, sonsuzluk arayışımızın bir yansımasıymış. O boşluk… Dünyayla dolmuyormuş. Ne kadar takipçi saysan… Ne kadar beğeni alsan… Ne kadar kariyer yapsan… O boşluk orada duruyormuş. Çünkü o boşluk… Allah’ı arayan bir yer… İş bulamamak bile… Bazen durup düşünmemize… Başka kapıları aralamamıza vesile olabiliyor.
Ayşe: — (Şaşkınlıkla) Vay be… Bunu hiç böyle düşünmemiştim. Hep bir şeyleri eksik yaptığım için… Daha iyi olmadığım için… Boşlukta olduğumu sanırdım. Peki, o dijital dünyanın cazibesi… O mükemmel hayatlar… Onlarla nasıl baş ettin? Ve bu işsizlik meselesine nasıl bir pencere açtı sana?
Elif: — İşte orada Bediüzzaman Hazretlerinin bir başka sözü devreye girdi: “Helal dairesi geniştir, keyfe kâfidir. Harama girmeye lüzum yoktur.” Başta anlamadım. Ne demek yani? Ben zaten haram bir şey yapmıyorum ki… Ama sonra fark ettim ki… Sadece büyük haramlar değil… Küçük israflar… Boş zamanlar… O bitmek bilmeyen “gözün şehveti” de beni yoruyordu. Sürekli başkalarının hayatlarını izleyip… Kendimi onlarla kıyaslamak… Bu da bir tür israftı. Hem zaman hem de ruh israfı… Gözümü haramdan, kulağımı boş sözden sakındıkça… İçimde bir sükûnet oluştu. Sürekli kıyaslama ve gösteriş yapma arzusundan kurtuldukça… Kendi gerçek değerimi anlamaya başladım. Küçücük bir an bile… Denizin sesi… Bir çiçeğin kokusu… İçimi doldurmaya başladı. Eskiden “boş zaman” dediğim anlar… Şimdi bana “nefes alma alanı” oldu.
İş meselesine gelince… Risale-i Nur; rızık endişesini de bambaşka bir boyuta taşıyor. “Her canlının rızkı Allah’a aittir” hakikati… Üzerimdeki o devasa maddi yükü hafifletti. Bu demek değil ki oturup bekleyeceğim. Elbette çalışacağım. Çabalayacağım. Kapıları çalacağım. Ama biliyorum ki rızık kapısı sadece bir yerden açılmaz. Beklemediğin yerden de gelebilir. Bu anlayış, bana daha esnek olma… Farklı alanlara yönelme cesareti verdi. Belki de hayırlı olan… O çok istediğim işte değil… Hiç düşünmediğim bir alandadır. Bu bakış açısı… Beni daha keşfedici olmaya… Girişimcilik fırsatlarını araştırmaya… Yeni beceriler edinmeye itti.
Ayşe: — (Gözleri şimdi daha parlak, umutla) Peki nasıl? Mesela biz ne yapabiliriz? Yani evden de olsa… Kendi kendimize nasıl bir şeyler üretebiliriz ki? Bazen düşünüyorum. Elimde diploma var. Ama pratik olarak ne yapabilirim?
Elif: — İşte tam da bu noktada… O fıtri keşfediliciğimiz devreye giriyor, Ayşe. Bediüzzaman Hazretleri, her insanın kabiliyetleri olduğunu söyler. Belki de o aradığımız “iş” bizim kapımızda değil… Kendi elimizle açacağımız bir kapıdadır. Düşünsene… Üniversitede edindiğimiz bilgileri veya hobilerimizi nasıl bir ürüne ya da hizmete dönüştürebiliriz? Mesela sen çok güzel yazıyorsun, değil mi? İçerik yazarlığı, çevirmenlik veya sosyal medya danışmanlığı gibi “freelance” işler yapabilirsin. Online platformlar var. Buralarda yeteneğini sergileyebilirsin.
Ayşe: — (Heyecanla) Evet, yazmayı severim. Hiç bu açıdan düşünmemiştim. Hep birilerinin bana iş vermesini bekledim.
Elif: — Ya da el becerilerin varsa… El yapımı ürünler üretebilirsin. Takı, örgü, resim… Satabileceğin “online” dükkanlar… Sosyal medya sayfaları kurabiliriz. Bilgisayar becerisi olanlar için… Grafik tasarım, web geliştirme, dijital pazarlama… Bilgi çağında yaşıyoruz, Ayşe. Bilgi ve yetenek… Artık mekândan bağımsız değerlenebiliyor. Önemli olan… İçimizdeki o “Ben ne üretebilirim?” sorusunu sormak ve tevekkül ederek adım atmak. Risale-i Nur bize “sebeplere riayet etmeyi” ve “neticeyi Allah’tan beklemeyi” öğretir. Yani biz elimizden geleni yapacağız. Gerisini O’na bırakacağız. Bu, hem kaygıyı azaltıyor. Hem de eyleme geçme gücü veriyor.
Ayşe: — (Elif’in elini sıkarak) Seninle konuşmak… Bu yükü hafifletiyor. Sanki yıllardır aradığım bir pusula varmış da… Ben onu görmemişim. Hâlâ zorluklar var, tabii. İş arayışım devam ediyor. Hâlâ hayallerimle gerçekler arasında bir uçurum var. Ama artık elimde bir yol haritası var gibi hissediyorum. O yol haritası… Hayatın fırtınaları arasında yönümü bulmamı sağlayabilir. Ve biliyor musun, en güzeli ne? Artık yalnız değilim. Bu yolda senin gibi dostlarım var.
Elif: — (Ayşe’ye sarılır) İşte bu Ayşe! Uhuvvet… Yani kardeşlik bağı… O manevi kalenin temel direklerinden… Yalnızlık hissi… Modern çağın en büyük imtihanlarından… Ama iman kardeşliğiyle bu his… Yerini ait olma duygusuna bırakıyor. Gençliğimizin bu pırlantasını doğru yolda kullanmanın… Rabb’in rızasını kazanmanın peşindeyiz ikimiz de… Ve biliyorum ki… Bu yolculukta hiçbirimiz yalnız değiliz. O kitaplar… Bize sadece yol göstermiyor. Aynı zamanda kalbimizi imanın nuruyla aydınlatıyor.
Ayşe: — (Gözleri şimdi daha parlak, hafif bir tebessümle) Dediğin gibi… O kitaplar… Başta çok mesafeliydim. Kabul etmeliyim. Sanki tüm sorunları sihirli bir şekilde çözecek bir formül arıyordum onlarda… Ama şimdi anlıyorum ki… Asıl mesele, benim bakış açımı değiştirmesiymiş. Her an içime çöken o “yetersizsin” fısıltısı, yerini daha dingin bir “sabret ve çabala” sesine bırakmaya başladı. O boşluk hissi tamamen geçti mi… Bilmiyorum. Ama artık o boşluğa anlam yükleyebiliyorum. Belki de bu işsizlik durumu… Gerçekten de benim için bir dönüm noktası… Bir uyanış vesilesi oldu.
Elif: — (Ayşe’nin omzuna dokunarak) Tam da bu Ayşe. Risale-i Nur; bize hazır cevaplar vermez. Ama sorularımızı anlamlı kılar. Ve kendi cevaplarımızı bulmamız için yol gösterir. O boşluk hissi… Aslında Rabb’imize duyduğumuz özlemin bir yansımasıdır. Ve o rızık meselesi… Evet, çabalayacağız. Kapıları çalacağız. Ama aynı zamanda bileceğiz ki… Rızık kapısı sadece bir yerden açılmaz. Beklemediğimiz yerden de gelebilir. Bu anlayış… Bizi daha esnek olmaya… Farklı alanlara yönelmeye itiyor. Belki de hayırlı olan… O çok istediğimiz işte değil… Hiç düşünmediğimiz bir alandadır. Belki de kendi kapımızı kendimiz açacağız!
Ayşe: — (Derin bir nefes alır, vadiye doğru bakarak) Evet, kendi kapımızı… Bu, içimde bir umut filizlendirdi. O sürekli “daha iyi olmalıyım” baskısı biraz olsun hafifledi. Şimdilik bu belirsizlikte bile bir umut görmek… Benim için çok büyük bir adım. Bu yeni bakış açısıyla… Kendi potansiyelimi keşfetmek için ilk adımı atıyorum!
İki arkadaş, birbirine destek veren bir duruşla; ufka bakmaya devam etti. Ayşe’nin yüzündeki hüzün ve karamsarlık; Elif’le yaptığı bu derin sohbetin sonunda yerini huzurlu ve kararlı bir ifadeye bırakmıştı.
Bir İçsel Yolculuk: Kendini Keşfetme ve Umutla Yeniden Doğuş
Artık omuzlarındaki “yetersizsin” fısıltısının ağırlığı azalmıştı. İçindeki boşluk hissi farklı bir anlam kazanmıştı. Risale-i Nur’un rehberliğinde keşfettiği “sonsuzluk arayışı” ve “rızık endişesinin hafiflemesi” gibi hakikatler; Ayşe’ye yeni bir pencere açmıştı.
Kendi potansiyelini keşfetmeye; el becerilerini veya akademik bilgilerini birer fırsata dönüştürmeye yönelik ilk adımları atmaya hazırdı.
İki arkadaş, yalnızlık hissinden sıyrılarak kardeşlik bağının gücüyle ufka doğru bakarken; Ayşe, belirsizliklerle dolu bu yeni başlangıçta bile bir umut filizlendiğini hissediyordu.
Bu yolculuk, sadece bir iş arayışının ötesinde; kişinin kendini ve hayat amacını yeniden keşfettiği, umutla dolu bir uyanışın hikâyesiydi.