Bediüzzaman’ın talebelerinden Üzeyir Şenler Ağabey: Üstadın maneviyatı bana çok tesir etti

TAKDİM

Bursa’daki mahalle sohbetimize devam eden bir ağabeyimiz, bundan iki sene kadar önce, bir akşam sohbetine yanında sakallı bir zat ile geldi. Tabiî tanımadığımız bir zattı bu. Çay molası verilince o ağabeyimiz bize o zatı tanıttı: “Bu ağabeyimiz Üstadın talebelerinden Üzeyir Şenler Ağabeydir, hani Şule Yüksel Şenler’in Ağabeyi var ya, o ağabeyimiz…” deyince, biz hem çok şaşırmış, hem de sevinmiştik. Çünkü biz Üzeyir Ağabeyi yıllardır gıyaben tanıyorduk, ama bir türlü yüz yüze tanışmak nasip olmamıştı. Mazide yaptığı hizmetleri, hassaten de, kardeşi Şule Yüksel Ablamızın hidayetine vesile olup, onun Türkiye’deki, özellikle hanımlar arasındaki hizmetlerinden dolayı çok hissedar olduğunu da biliyorduk. Ama biz onun İstanbul’da ikamet ettiğini zannediyorduk. Meğer bir müddettir Bursa’ya gelip yerleşmiş. Tabiî, Üstadımızı sağlığında iken görüp, ona hizmet eden hayattaki talebelerinden biri olunca, Üzeyir Ağabeyle irtibat temin edip, bir arada olmaya başladık. Bir seferinde Bursa’daki vakıf binamıza getirdik. Orada sağ olsun bizi kırmadı, Üstadla olan hatıralarını anlattı. Bir müddet sonra, kendisiyle bir röportaj yapıp, hatıralarını Yeni Asya okuyucularına nakletmeyi düşündüğümü söyledim, kabul etti. Gazetemiz eski muhabiri Elif Nur kardeşle konuşup, beraber Üzeyir Ağabeyin evine giderek bu röportajı gerçekleştirdik. Üzeyir Ağabey bize, Üstadın; Cevat Rıfat Atilhan ve Necip Fazıl Kısakürek ile görüşmelere kendisini yolladığını söyledi.

Yaptığımız bu röportajı neşretmek, aslında uzun süredir bir türlü nasip olmamıştı. Son zamanlarda Üzeyir Ağabey rahatsızlanarak, yatağa mahkûm oldu, evinde yatıyordu. Kendisini muhtelif zamanlarda çeşitli arkadaşlarla ziyaret ettik. Hatta hasta olduğuna dair gazetemizde bir haber dahi yaptık. Dört ay önce, Bursa Kitap Fuarına imza günü için gelen Kâzım Güleçyüz ve İbrahim Özdabak ile birlikte ziyaret ettik onu. Hasta olmadan önce çektiğimiz fotoğraflar vardı, fakat onları bulamadık. En son Kâzım Güleçyüz ile yaptığımız ziyaretteki fotoğrafı bulabildik.

Gazetemizin bu seneki Ramazan sayfasında iftar yemeklerini yazan Mebrure Şenler kardeşimiz de Üzeyir Ağabeyin kızıdır. Geçtiğimiz günlerde kendisine bu röportajdan bahis açtım. “Tamam ağabey, yayınlayabilirsiniz” dedi. Biz de, Üzeyir Ağabeyin bizzat kendisinin anlattığı hatıraları ihtiva eden o röportajı sizlere takdim ediyoruz. Şu anda hasta vaziyette olan Üzeyir Ağabeyimize duâ etmeniz temennisiyle…

Üzeyir Ağabey, önce klâsik bir soruyla başlayalım, bize kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

1934 yılında Mersin’de doğdum. Kıbrıs Lefkoşa menşeliyiz. İstanbul’da büyüdük, Bursa’da evlendik. Bizim aile yapımız maalesef sosyetik bir yapıya sahip idi. Din ile, İslâmiyetle ilgili bir hava esmiyordu. Ama o yıllarda herkes CHP’ye yönelmişken, babam Demokrat Partiyi tutuyordu. Hasenata sebep, bir o nokta vardı yani… Anneden babadan herhangi bir dinî bilgi almadık. 1949’da, İstanbul’da, ortaokul 2. sınıftayım. Necati Bey diye bir tarih hocamız vardı. Tarih kitabında İslâm tarihi ile ilgili ancak 8-10 sayfalık bir yer ayrılmış, ama hocamız senenin başından sonuna kadar İslâm tarihini anlattı. Cahiliye dönemiyle başladı, gençlik dönemi, vahiy safhaları gibi Peygamberimizin (asm) hayatını anlattı. Bununla birlikte bize öyle bir Peygamber (asm) aşkı aşıladı ki, gönlümde yer etti. Necati Hoca; Peygamberimizin (asm) vahiy gelmeden önce kendi kendine tefekkür ettiğini, bir takım ilhamlara mazhar olduğunu söylüyordu. Peygamberimizin (asm) kendine “Ben nereden geldim, bu kâinatı kim yarattı?” gibi sorular sorduğunu anlattı. Bu durumları o kadar güzel anlatmıştı ki, Peygamber (asm) sevgisi içimizde nüvelendi. Bu beni araştırmaya sevk etti.

Tabiî bu arada biz de, bir arayışa girdik. Milliyetçiler Derneği’ne gitmeye başladım. Baktım ki, Türkçülük falan konuşuluyor… Bunlardan tatmin olmuyordum. Daha sonra tarikata girdim, orada da güzellikler vardı, ama aklımı tatmin etmedi. Bu vaziyette iken bir gün bir sebeple Ahmet Feyzi Kul’un sohbetlerine katılmaya başladım.

DÖRT-BEŞ AY İÇİNDE KÜLLİYATIN TAMAMINI YAZDIK

Yani, bu şekilde Risale-i Nurları tanımış mı oldunuz?

Evet, Risalelerle tanışmam Ahmet Feyzi Kul’un sohbetiyle oldu. Onun vasıtasıyla Risale-i Nurların çok kıymetli olduğunu anladım. Risalelere sahip olmak için kardeşlere talepte bulundum. Onlar da bana; “Bu eserlere sahip olmak istiyorsan, elinle yazacaksın, ciltleteceksin” dediler. O zaman matbaada basılmıyordu. Biz de Hakkı Yavuztürk’le beraber yazmaya başladık. Aşağı yukarı 4-5 ay içinde Külliyatın tamamını yazdık. Lise 2’den okulu terk ettim. Kendi kendime, “Deryayı bulmuşken, su damlalarıyla mı uğraşayım?” dedim.

RİSALE-İ NUR İSTİKBALDE ÇOK BÜYÜK HİZMETLER VERECEK

Peki, Üstadla nasıl tanıştınız?

Külliyatı yazmaya başlayınca içime Üstadı ziyaret etme aşkı düştü. Emirdağ’a, Üstadın yanına ciltlenmiş Risalelerin götürülmesi gerekiyordu. Ben sırf kendisiyle tanışmak için cilt paketini götürmek istedim. Paketin üstüne, ne kadar teksir olduğu, kaç adet basıldığı, nerelere dağıtıldığı ile ilgili bilgi veren bir pusula vardı. Bir iki satır boş kalmıştı, dedim ki, “Boş kalan yere, Üstadın yanında kalmak istediğimi yazın” Beni kırmayıp yazdılar.

Böylece kalkıp doğruca Emirdağ’a gittim. Üstad beni çok güzel karşıladı. “Maşaallah kardeşim, maşaallah!” diyerek şefkatle muhabbet etti. İsmimi sordu “Özer” dedim. “Ben seni her namazda okuduğum duâlar içine aldım” dedi. Yanına gidenlerden bazılarına Cuma günkü duâlarına, bazılarına da belli gecelerde duâ edeceğini söylüyormuş. Beni her vakitte duâlarına dahil edeceğini söyledi. “Ben seni manevî evlât edindim” dedi. Pusulaya baktı, notu görünce “Sen Muhsin’e burada bir buçuk ay kalacağım demişsin galiba” dedi. Tebessüm etti “Muhsin benim siyasetimi bilmez, zaten bilseydi bunu yazmazdı” deyince “Kabul etmeyecek galiba” diye içimden geçirdim. Üstad sanki benim içimden geçeni duyuyormuş gibi cevap verdi, “Seni kabul etmeyeceğim demiyorum. Kabul ediyorum, sen benim hizmetimde bulunacaksın, ama şimdi zamanı değil.” Yine içimden “Niçin?” diyorum. Üstad duyuyormuşçasına cevap veriyor. “Niçin mi? Bak anlatayım: Sen şimdi benim yanımda kalsan, iki gün sonra seni tesbit edip fişleyecekler. Peşine hafiye takacaklar. Hangi okulda olduğunu tesbit edecekler. Senin, Risale-i Nurları arkadaşlarına bahsetme ve tebliğ etme hizmetine set çekecekler. Kardeşim, bu eserler benim eserim değil. Bunu yazan ben değilim, bana yazdırıldı. Ama bu, istikbalde çok büyük hizmetler verecek bir eserdir. Bu eserlerin hakikî sahipleri çok ileride gelecekler. Gelecek nesile sağlıklı intikali için, bizim çok gayretli çalışmamız gerekiyor.” Bu şekilde sohbet ettikten sonra elini öpüp yanından ayrıldım.

Üstadla ilk karşılaşmam böyle oldu. Askerliğime kadar yaklaşık on bir kere yanına gittim. Her gittiğimde Üstad beni alıkoyardı. Bazen bir hafta, bazen bir ay, bazen iki ay kaldığım olurdu.

ASKERLİĞİMİ ÜSTADIN YANINDA TAMAMLADIM

Askerliğe 1956’da Isparta’da başladım. Askerliğimin Isparta’ya çıktığını Üstada söyleyince çok sevindi. “Seni yanıma alacağım” dedi. Ben kendi kendime dedim, “Üstad askeriyeyi bilmiyor mu, ben asker olarak nasıl yanında bulunabilirim?” Hakikaten öyle bir oldu ki, Üstad’ın sözü doğru çıktı.

Allah, Allah! Nasıl oldu peki?

Beni atış alanına göreve verdiler. O zaman bir çavuş ve bir onbaşı var, ben erim. İki çadırda kalıyorduk. Bizden başka kimse yoktu. Bir gün baktım çavuş ve onbaşı zil zurna sarhoş. “Bu şaraplar nereden geliyor?” diye araştırıp buldum. Yakınlardaki bir köyden, Ali Dayı diye biri testi ile getirip veriyormuş. Onlara dedim ki, “Ben burada olduğum müddetçe siz bu mereti burada içemezsiniz. Ya burada bırakacaksınız, ya da ben yarın kumandanlığa çıkıp sizin veya benim yerimi değiştirmesini isteyeceğim.” Hemen bana itiraz edip, “Sen kim oluyorsun?” diyerek beni falakaya yatırdılar. “İsterseniz sabaha kadar dövün, sabahleyin derhal gideceğim” dedim. Baktılar ki ciddiyim, baş edemeyecekler. “Hoca, bir anlaşma yapalım, hani senin bir şeyhin var ya, sen onun yanına git. Bize telefon bırak. Atıştan atışa seni çağırırız hemen gelirsin” dediler. Bu şekilde askerliğimi, yaklaşık bir sene Üstadın yanında kalarak tamamladım. Tabiî bu arada Üstadın daha önce bana söylediği “Seni yanıma alacağım” sözü, kerametkârane çıkmış oldu. Sonra birisi bunu fark etti ve bizi ihbar etti. Üstadın yanında kalmama mani oldular, ama hafta sonları yine yanına gidiyordum.

ÜSTADIN “MÜSBET HAREKET” DERSİNİ DİNLEDİM

Askerlikten terhis olduktan sonra neler yaptınız?

Askerliğim bitti, İstanbul’a döndüm. Kardeşler, “Risalelerin baskısına yardımcı ol!” dediler, o hizmetlerde bulunduk. O sırada yazılan bütün formaları Üstada götürüp okuyordum, o da tashih ediyordu. 1959’a kadar böyle geçti. Yine birkaç sefer Üstadın yanına gittim. En son İstanbul’da Piyer Loti Oteli’ne Üstadın “müsbet hareket” dersini dinlemeye gittiğimde görüştük.

Az önceki sohbetimizde Üstadın, isminizi değiştirdiğini söylemiştiniz, bu nasıl oldu?

Üstadın yanına ikinci gidişimde ismimi sordu, “Kardaşım, senin ismin ‘Özer’ değil, ‘Üzeyir’ olsun” dedi. Bundan sonra ismimi hep ‘Üzeyir’ olarak kullandım.

Tahsil hayatınız da bir hayli enteresan. Biraz bahsedebilir misiniz?

Üstad vefat ettikten sonra hapishanede yattık. O dönemde birlikte yattığımız kardeşlerin birkaçı dışında, büyük çoğunluğu üniversite mezunuydu. Onlar bana, “Güzel ders yapıyorsun; daha iyi olman için üniversite bitirmen lâzım. Lise imtihanlarını ver, üniversiteye gidersin” dediler. Hapisten çıkınca lise diplomasını aldım ve üniversite imtihanına girdim. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap Fars Filolojisi bölümüne kaydoldum. Ayrıca tarih bölümünü de okudum. Sonradan kimya mühendisliği bölümünü de bitirdim.

“RİSALE-İ NUR’U ANNE-BABANA DA ANLAT”

Şule Yüksel Şenler sizin kardeşiniz ve İslâmî camiada, özellikle hanımların tesettür hususunda bilinçlenmelerine büyük bir katkısı oldu. Bildiğim kadarıyla ona da Risale-i Nurları siz tanıttınız.

Evet, ben 1934, Şule 1938 doğumluyuz, aramızda 4 yaş var. Onlar sosyetik bir hayat içindeydi, ben de bunu hazmedemiyordum. Onlara kızdım, evi ve okulu terk ettim. O sırada onlar plajlara, balolara gidiyorlardı, böyle afakî bir hayatları vardı. Şule kendisi de anlatıyor böyle olduğunu…

Üstad Hazretleri sonradan beni, “Annenin babanın yanına git, Risale-i Nurları yavaştan onlara anlat” diye ikaz etti. “Onlara sert olma” dedi. Onun üzerine ailemin yanına gittim, Risale-i Nurları anlatmaya başladım. Elhamdülillah, Allah onların da hidayetini nasip etti. Önce Şule, sonra annemle babam da hidayete erdi. İlk önce örtündüler, namaza başladılar, sonra babam da namaza yöneldi—ki babam önceleri çok soğuktu—o bile pes etti.

ÜSTADIN ALLAH’A YAKINLIĞI MUAZZAMDI

Üstadın size en fazla tesir eden yanı neydi?

Ben Üstadla ilk karşılaştığımda sanki on ikiden vuruldum. Karşılaması öyle sıcak, öyle samimiydi ki, bir anneden çok daha ileri bir şefkatle “Mâaşallah evlâdım” deyişi, beni ilk görüşte tesir altına aldı. Çünkü çok sert birini bekliyordum.

Sonra Mesnevî-i Nuriye ve İşaratü’l-İ’câz derslerinde bulunduk. O dersler çok acaip, harika manevî feyizlerle dolu derslerdi. Bu derslerde Üstadın azamî takvası anlaşılıyordu. Allah’a yakınlığı o kadar muazzamdı ki, her an Rabbiyle beraber… Bir an ayrılmıyor sanki… Konuşurken dahi gönlü orada gibiydi. Nefsine ait hiçbir şey yok. Az yer, az uyur, az konuşur; ama çok iş yapardı. Uykusu 2-3 saatti. Gece kalkıp sabaha kadar zikir yapardı. Maneviyatı çok yüksekti.

ÜSTAD BENİ YANLIŞTAN ALIKOYDU

Kendi adıma yaşadığım çok ibretli bir hadise var. İstanbul’da bir evde yalnız yaşıyordum. Nefisle şeytan arasında bir muhasebe yaşıyorum. Hata yapma tehlikesiyle karşı karşıyayım. Üstad Isparta’da. Arada 500 km gibi bir mesafe var. Yanlışa imza atma kararını verdiğim anda, karşımda temessül etti ki, bu Üstadın haber alamayacağı anlık bir hadise… Bir aracı yok, gören kimse yok, en buhranlı olduğum bir zamanda bana yardım etti.

Evde su yoktu, su almaya çeşmeye gitmiştim. Hata yapacağım sırada olağanüstü bir durumla karşılaştım: Çeşmenin mermer duvarı sinema perdesi gibi gözlerimin önünde açılmıştı. Üstadı ve talebelerini gördüm. Üstad Mesnevî-i Nuriye’den ders veriyor; Sungur, Zübeyir, Tahir, Bayram ve Ceylan Ağabeyler de dinliyordu, ben de seslerini işitiyordum. Üstadın şöyle dediğini işittim “Falan kardeşiniz bir fitneye uğramış, ona duâ ediniz!” Çok utandım. Tâ Isparta’da olan Üstadım ve talebeleri benim durumumu biliyorlardı. Artık o evde kalamazdım. Bütün eşyalarımı topladım, hemen Üstadı ziyarete gittim. Yanında üç gün kaldım; ama Üstad o yüz kızartıcı meseleden hiç bahsetmedi, yanındakiler de bir şey söylemediler. Üçüncü günün sonunda Üstadın talebelerinden biri Büyük Cevşen’den bir yer açtı, “Üstad bana bir bölüm göstererek ‘Her namazdan sonra bunu okursun’ demişti” dedi. Ben de, hâlâ her namazdan sonra o kısmı okuyorum…

Ağabey; bizi kırmadınız, hatıralarınızı paylaştınız. Allah razı olsun.
Âmin! Sizden de inşaallah.

Röportaj: OSMAN ZENGİN / ELİF NUR KURDOĞLU (DUMAN)

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*