Ve… Eyvah dâvâm!

Image
İki minare yüksekliğindeki Van kalesinin tepesinde iken ayağı kayıp aşağıya doğru düşerken, iki dudak arasından çıkan iki kelime:
“Eyvah! Dâvam!”

Üstteki mağaranın kapısından aşağıya doğru yuvarlanırken, içe doğru üç metrelik kavis yaparak, alttaki diğer mağaranın ağzına düşmek..

İman yolcusu bir mütefekkir, bu harikulâde hadiseyi şöyle değerlendiriyor:
“Biz olsaydık, o düşüş anında ahiretimizi ve imanımızı düşünüp refleks bir hareketle hemen şahadet kelimesini getirmeye başlardık. Ama o ‘Dâvâm!’ diye haykırmış.”
Ölüme yuvarlanırken bile, bırakınız canını; ahiretini bile düşünmeyip sadece dâvâsını düşünen bir başka şahsiyeti tarih yazmıyor. Şimdi, kendi ifadesiyle, “gaybî bir el” tarafından itilerek, üç metrelik bir kavis çizdikten sonra, aşağıdaki mağaranın kapısına düşen bir Said Nursî var, tarih sahnesinde..
Bizzat birinci ağızdan kayıtlara geçen ve tarih sahnesinde yerini alan böyle bir hâdisenin acaba fîlm sahnesi nasıl olur?
Bunu düşünmek ve hayal etmek bile heyecan verici olmuyor mu?

***

Hür Adam fîlmi üzerine iki makale yazdıktan sonra; Bediüzzaman gibi “ledünnî” ilme mazhariyeti, ilim ve marifet ehlince tasdik edilen harikulade bir zatın, sadece filmine bakılarak tanınamayacağını, onu sadece filmi kadar tanıyanların, hemen ilmine yönelmeleri gerektiğini ifade ederek, kalemimin ilimden filme yönelişine bir nokta koymak istemiştik. Lâkin heyhât ki, kaleme söz dinletmek kolay olmuyor.
Kalemin de suçu yok. Zira o da gönül ve vicdanın esiri olmuş. O gönül ki, kendini kaptırdığı, bir gül gibi kokladığı ve toz kondurmadığı bir filmde, fîlme konu olan zâtın hayatından bazı kareleri görememekten küskün. Ve bir vicdan ki, filme renk ve ruh bahşedecek bir hayat macerasına bir karecik bile yer verilmemesinden muzdarip.
Nasıl olur da, bir film; kahramanının “hayat-ı ilmîyem” dediği Van hayatındaki “hayata dönüş” hikâyesinden, hikâyeden de öte, bir hayat macerasından, sönme anında yeniden parlayan bir hayat meş’alesinden nasibini almaz?
Filmi çok sevdiğim, baştan beri filme toz kondurmamayı hedeflediğim için; dilerseniz, bu sorunun, filmin ruhunu incitmeyecek nitelikteki bir cevabı da yine bizden gelsin.
Tam da “hüsn-ü te’vil” formatında bir cevap! Diyorum ki:
Film ekibinin, dolayısıyla da filmin heyecandan başı dönmüş yahut kaderin hükmüyle döndürülmüş; hakikat sahasında ayağı kaymış yahut kaydırılmış ki; “Eyvah dâvâm!” narasıyla fîlmi tutacak, ayağa kaldıracak ikinci bir fîlme ihtiyaç duyulsun!

Ve.. Bu fîlmin de adı “Eyvah! Dâvâm!” olsun.
Hem zaten öyle görülüyor ki, sadece film arenasında değil, gerçek hayatta da Üstâd’ın manevî şahsiyetine “Eyvah! Dâvâm” dedirtecek ayak kaymaları, çizgi kırılganlıkları ve iz kayıpları olabilecektir. Dâvâ adına dâvâyla bağdaşmayan temayüller, dâvânın peşini bırakmayacaktır.
Dâvasına henüz hazırlanırken, kendi ayağının kayması, o büyük Üstâd’a “Eyvah, dâvâm” dedirttiyse; Kur’ân’ın malı olan eserleriyle ve üç sahada vazifeli üç kudsî şahsiyetiyle tam kemale eren dâvâsını gölgelemeye matuf şahsî ve siyasî mülâhazaların o kudsî dâvâya arız olabilme ihtimaliyle kim bilir o aziz Üstâd nasıl muzdarip olmuştur ve olacaktır.
İşte Lâhika mektupları, ihtimal dahilindeki böyle “ayak kaymaları”ndan korunma reçeteleriyle doludur. Hasbelbeşer “kayma” anında ise “Eyvah dâvâm” dedirtecek şuuru verme istidadındadır. Hatta izn-i İlâhî ve “gaybî bir el” ile o kaymadan kurtaracak inayete maliktir.
Düşünün ki, Nur’un dersiyle dizayn edilen herhangi bir sahada—maazallah—öyle ciddî bir “ayak kayması” veya “iz kaybı” halinde Üstâd’ın veya onun nâmına bir şahs-ı manevînin “eyvah dâvâm” haykırışının şiddetini ölçebilecek bir âlet bile bulunmaz…

“Eyvaaah! Dâvâmm!”

 

Image

Benzer konuda makaleler:

1 Comment

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*