Vefa ve hasret

Bu günkü yazımda duyguların en güzeli olan vefa üzerinde durmak isterim.

Dünyalık bir menfâat beklentisi olmaksızın, samimi duygular üzerine bina edilen sevgi ve dostluklar, her zaman için kalıcı olmuştur.

Halk dilinde; bu sevgi ve samimiyetteki sebât ve devamına ‘VEFA’ denilir. Aynı zamanda, vicdanî olan bu vefa duygusu, her zamân lâzım gelen, insanî duyguların en güzeli, en lâtifi, en cazibidir.

Vefalı insanlar, gerek ailede, gerek mahallede ve gerekse sosyal hayatta hep sevilen, sayılan insanlar olmuştur.

Gerçek sadık bir dost; darlıkta, sıkıntılı anlarda dostunun, sevdiğinin yanında hazır olmakla, vefâkar olduğunu gösterir.

Dünyalık çirkin, kirli menfaatlerime zarar gelebilir düşüncesiyle; arkadaşından selâm ve kelâmı esirgeyen kimsenin vefakarlğından, mertliğinden söz edilebilir mi?

Asla! Olsa olsa, ona ancak nâmert, vefasız biri denilebilir.

Bu tarz vefasız insanlar, takdir edersiniz ki; menfaat adına tabasbus (yaltaklık) ettikleri kişiler tarafından da, sevilmez ve hiç bir zaman da ciddiye alınmazlar.

Vefa’ya bir anlâmda ‘SILA’ da denilebilir.

Bunun anlâmı: Doğduğu ve çocukluk yıllarının geçtiği yerleri, sevdiklerini, yakınlarını ziyaret edip, hasret gidermesi veya aşık’ın maşukuna kavuşmasıdır da, diyebiliriz.

Bazen, bir şeyi arzulayıp, istediği halde kavuşamamanın üzüntüsünü de yaşar insanlar. Buna da ‘HASRET’ denir.

İnsanın yıllarca uzak kaldığı, doğduğu köye, mahalleye veya beldeye gelip ziyaret etmesi; o eski evlere bakıp seyretmesi, eski komşu yaşlı Ayşe teyzenin, Ahmet amcanın ellerini öpmesi, eski günleri yadedip sohbet etmesi, o hasret ve hüzünden gelen sevinç göz yaşları; ayrıca mutluluğun başka bir versiyonu, bir başka şekli olsa gerek.

Bu sıla ve hasretten gelen üzüntüler üzerine çok türküler, içten gelen, acı nağmeler hep söylenegelmiş, terennüm edilmiştir.

İnsanın toprağa, hayvanlara, ağaçlara ve diğer hemcinsi olan insanlara, dostlara vefâ borcu vardır. Bu borcu eda etmek de, şefkatli, merhametli, civanmert insanlar; kendilerine bunu bir görev adederler.

İnsanlar, bu dünya’da bir tek anne ve babadan doğup, kardeş oldukları halde; kaderin bir tecellisimidır, nedir bilinmez ama; tarih boyunca, hep birbirleriyle savaşmış, kan dökmüş ve mücadele etmişlerdir.

Zâlimler mazlumları; güçlüler zayıfları ezip esir etmişlerdir. Devletler ve milletler, yek diğerlerine üstünlük kurma, tahakküm etme, gayret ve çabasında olmuşlardır. Birbirlerini hazzetmeyen ve kendilerini diğerlerine karşı güvende hissetmeyen bu devletler gelirlerini, insanlarının refâh ve huzuru yerine; silahlanmaya ve savunmaya yatırmışlardır.

Yakın geçmişte, bu duygulardan dolayı, İran ile Saddam’ın Irak’ı, 8-9 yıl savaşmak suretiyle, hem ekonomik ve hem de insan kaynaklarını heba ettiler.

Hz Muhammed zulmen hicrete mecbur bırakıldı. Mekke’yi görenler bilirler; biraz çukurumsu bir konuma sahiptir.

Hz. Peygamber, hicret esnasında, Mekke’nın üst tepesinden, arkasına dönüp baktığında; “Ey Mekke! Seni çok seviyorum, ayrılığına dayanabilecek miyim, bilmem ama; hasretin hep yüreğimde kalacaktır.” Diyerek ağlayıp göz yaşı dökmüştür.

Mekke’li düşman müşrikler, hicret ettiği Medine’de de, O’nu rahat bırakmamış, ordularını toplayıp Hz. Muhammed ve ashabına saldırıda bulunmuş, bir türlü onlara rahat yüzü bırakmamışlardır.

Bedir, Uhud, Hendek savaşları hep Medine civarında cereyan etmiştir. Yani Hz. Peygamber, düşmana karşı, hep savunma pozisyonda kalmıştır.

Hz. Peygamber, çoğu zaman adı geçen ve diğer benzer savaşlarda üstün gelip, galip olduğu ve umumunu kılıçtan geçirme gibi bir fırsatı eline geçirdiği halde; kendisine zulmedenleri her zaman affetmeyi tercih etmiştir.

Hz. Peygamber, içinde bulunduğu savaşlara gazve; kendisinin bizzat katılmadıklarına da seri’ye denir. İşte o dönemde 83 küsur gazve ve seriyede kaç insan ölmüştür, bir tahminde bulunabilir misiniz?

Tarihen sabittir ki; muhalif düşman tarafından 250 kişiyi geçmediği gibi; Müslümanların tarafında da, sadece 150 kişi ölmüşlerdir.

Hz. Muhammed’in şefkat ve merhamet Peygamberi olduğunu en bariz şekilde, Mekke’nin fethinde, düşmanlarına yaptığı muamelede görüyoruz.

Mekke’nın o zalim, gaddar, acımasız müşriklerine karşı, yaptığı o engin ve derin vefa duygusuna hep beraber bir bakalım:

Mekke’nın fethinde, şehre girerken Hz. Muhammed; nefisten gelen gurur ve tefahur ile değil; başı atının boynuna değecek kadar eğik ve büyük bir tevazu ve mahfiyetkârlık ile girmiştir.

Arkadaşlarından biri, “Bu gün intikam günüdür.” Diye bağırırken; O, “Hayır hayır! Bu gün merhamet günüdür.” Demiştir.

Mekke’nin fethi gününde, tarihte emsâli görülmemiş bir VEFA, ŞEFKAT VE MERHAMET örneğini sergilediğini görüyoruz şöyle ki:

Bazı müşrikler, aşırı derecede Hz Peygamber’e eziyet ve hakaret ettikleri için; bizden mutlaka intikâm alır korkusuyla dağlara, mağaralara, kuytu yerlere kaçıp saklandılar.

O esnada Hz.Peygamber amcası Abbas’a:

— Ebû Leheb’in çocukları nerede diye sordu. Abbas:

— “Ya Muhammed! Onlar öldürülme korkusuyla kaçıp saklanmışlardır.” Dedi. Onun üzerine Hz. Peygamber:

— Onları tesbit edin ve getirin, hiç korkmasınlar, zira onlar tarafımdan güven içerisindedirler, buyurduktan sonra; kaçtıkları yerlerden huzura getirilirler.

Hz. Peygamber evvelâ onlara iman edip, Müslüman olmalarını tavsiye eder ve Ka’be’ye götürür ve icâbet noktası ki; Hacerü’l-esved’e en yakın noktada, ellerini onların elleri ile beraber kaldırır ve şöyle dua eder, Allâh’a yalvarır:

“YA RAB! BUNLAR BENİM AMCAMIN ÇOCUKLARIDIR. ONLARA HİDAYET VER, DOĞRU YOLU GÖSTER, ONLARI SALİHLERDEN KIL! BEN ONLARI AFFEDIYORUM.” Anlâmında dua eder.

Ve sonuç itibariyle; “Entüm tuleka” diyerek hepiniz serbest ve hürsünüz. Sizleri affettim. Şu anda Korkusuzca, güven içerisinde beldenizde, evlerinizde yaşayabilirsiniz.” Anlâmına gelen ifadelerle, hepsini affettiğini bildirdi.

İşte buna civanmertlik, yiğit oğlu yiğitlik, en büyük kahramanlık denir.

Değişik bir vefâ örneğiyle yazıya bir nihayet vermek istiyorum.

Savaşın en kanlı günlerinden biriydi.

Asker en samimi arkadaşının kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperden çikaramıyacağı bir ateş altındaydılar. Asker hemen teğmenine koştu:

–Komutanım, bir koşup arkadaşımı alıp geleyim mi? dedi.

“Delirdin mi?” der gibi, baktı teğmen.

–Gitmeye değmez asker! arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük ihtimal ile o ölmüştür artık. Kendi hayatını tehlikeye atma sakın!

Ama asker, o kadar israr etti ki, teğmen izin vermek zorunda kaldı.

–Peki bir dene bakalım! dedi.

Asker, yoğun ateş altında firladı siperden ve bir mucize eseri, arkadaşının yanına kadar gidebildi ve yaralı arkadaşını sırtladığı gibi taşıdı. Birlikte siperın içine yuvarlandılar.

Teğmen koşup yaralı askere bir göz attı ve nefes nefese bir kenara yıkılmış askere döndü: Ve;

–Sana hayatını tehlikeye atmaya değmez dememiş miydim! Bu zaten çoktan ölmüştür.

–Değdi komutanım değdi! Dedi asker.

–Nasıl değdi, arkadaşın zaten ölmüş, görmüyor musun?

–Gene de değdi komutanım, çünkü yanına vardığımda henüz yaşıyordu. Onun son sözlerini duymak, benim için dünyalara bedeldi. Ve, hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı:

“GELECEĞİNİ BİLİYORDUM!”

İşte vefa; bu iki kelimedeki manada gizli ve adeta bir özeti gibi…

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*