Vefatının 36.yılında Re’fet Barutçu Ağabeyi hatırlamak

Image
Ankara’da 1970 yılının yaz aylarında, Cenâb-ı Hak, bizi Risâle-i Nurlarla müşerref etmişti. 17 yaş içerisindeydik o zaman. Bizimle tanışan ağabeyimizin dâvet ettiği apartman dairesine 3 arkadaş gelmiştik. İçeri girdiğimizde peşpeşe şaşkınlıklar yaşamıştık. Orada bulunanların hepsinin sanki aynı kardeşlermiş gibi birbirine benzeyen nuranî sîmaları ve bu zaman insanında görülmeyen mütevazı haller gibi. Ama, bizi en çok şaşırtan ve hiç unutmayacağımız bir şey de, orada bulunan yaşlı ve sakallı bir ihtiyardı.

 

Bizi salona dâvet ettiklerinde koltuk falan olmayan koca salonun ortasına, halka yaparak oturmuş birkaç genç ve yaşlı ve sakallı bir ihtiyar zatla karşılaşmıştık. Onda da bir gariplik yoktu. Hani olabilirdi, birisinin dedesi, babası olabilirdi. Fakat, o gençlerin o yaşlı zata, dedeleri yaşlarındaki zata, “ağabey” diye hitap etmeleri beni çok şaşırtmıştı. İçimden “ya bunlar da ne biçim insan, dedesi yaşındaki amcaya hiç ağabey denir mi?” diye içimden geçirmiştim.
Meğer bunlar Nurcularmış, bunların lisanında enaniyeti ihsas ettirecek şeyhlik vs. gibi unvanlar yerine,  kardeşlik vasfı varmış. Ancak, küçükler de büyüklere “ağabey” hitabıyla muhatap oluyormuş. İşte bu zat, Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin saff-ı evvel (ilk) talebelerinden, asker emeklisi yüzbaşı Re’fet Barutçu Ağabeymiş. Orası da, çeşitli yüksek okullarda okuyan üniversite talebelerinin kaldığı bir “dershane” imiş. Re’fet Ağabeyin evine yakın olduğu için, o dershaneye her gün gelir, orada bulunan gençlerle beraber (daha ziyade gençler okuyup, o dinleyerek)  Risâle-i Nur müzakeresi yaparlarmış. O anda da biz onun üzerine gelmişiz. Hayatımızda böyle bir şeyle ilk defa karşılaştığımızdan, bize garip gelen her hali inceliyor, etrafa dikkat ediyorduk. O esnada tabiî derste okunuyordu, ama biz oraya kulağımızı çok vermiyorduk. Hani, lisan-ı kalden ziyade lisan-ı hale dikkat ediyorduk. Fakat, dinî terbiye ile büyüdüğümüzden, yine de arkadaşlarımdan daha çok ben dikkat ediyor, dinliyordum okunanı. Her ne kadar çok bir şey anlamasam da.
Okunan ders de, 5. veya 6. sözdü. Dersin bitiminde Re’fet Ağabey birden bize hitap ederek, önce iki arkadaşıma sordu. “anlat bakayım ne anladın?” diye. Her ikisi de, “kem-küm” yapıp cevap veremediler. Sonra aynı şekilde, şahadet parmağını kaldırıp, baş ve orta parmaklarını halka yaparak bana doğru uzatıp, ağır ağır aynı şeyi sordu” anlat bakayım, ne anladın?” diye. Gerçi o zaman, okunan bahsin lisanen ağırlığından dolayı tam anlayamamıştım, ama anlatılan temsil aklımda kalmıştı, onu anlattım “iki asker varmış…. “ diyerek. O zaman rahmetli Re’fet Ağabey etrafındakilere de dönerek yine aynı parmak hareketleriyle beni işaret edip, “bunda iş var, bunda iş var” demişti. Ne kadar çok sevinmiştim.
Tabiî sonradan muttalî oluyorduk o hallere. Dershaneye gittiğimiz ilk günde, Üstadın saff-ı evvel talebesi ile muhatab olmak, yani Nur Talebelerinin öncü ağabeylerinden biriyle tanışmak çok güzel bir şeymiş, o zaman biz onu tam idrak edemesek de. Meğer, Re’fet Ağabeyin o hitabı, bize duâ makamına geçmiş ve o gün bu gündür bu Nur dairesinden, istikameti hiç bozmayarak ayrılmadık Elhamdülillah. O iki arkadaşım da maalesef devam etmediler, sonrasında birkaç defa “gidelim” diye teklif ettiysem de gelmediler. Cenâb-ı Hak, son nefesimize kadar bu dâvâdan ayırmasın İnşaallah! 2 Şubat 1975 senesinde 89 yaşında iken  vefat eden Re’fet Ağabeyle alâkalı, o gün bu gündür bir hatıra ve onu rahmetle ya’d edilecek bir yazı yazmak istiyordum, ama bir türlü nasip olmuyordu. Kısmet bu güneymiş. Bu vesileyle, hem ona, hem de 1939 yılının aynı gününde vefat eden, Barla’lı ve Üstadın yine saff-ı evvel talebelerinden olan Marangoz Mustafa Çavuş Ağabeylerle beraber, vefat eden bütün Nur Talebelerine de rahmetler dileriz. Cenâb-ı Hak, makamlarını cennet bahçelerinden bir bahçe eylesin İnşaallah!
Image

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*