Victor Hugo (1802-1885)

Fransızların ünlü şair ve yazarlarındandır. Napolyon Ordusunda görevli bulunan bir subay çocuğu olarak doğmuş, ünlü komutanın mağlubiyetlerine paralel olarak ailece büyük sıkıntılar yaşamışlardır. Küçük yaşlardan itibaren yazmaya başlamış, çok genç yaşta şöhret sahibi olmuş, yazdığı eserlerle büyük hayranlık uyandırırken, kendisinden sonra gelenleri de önemli ölçüde etkilemiştir.

Hiçbir dine mensubiyeti olmayan ailesi tarafından inançsız olarak yetiştirilmiş ancak, ölümünden evvel Allah’a inandığını dile getirmiştir. Bediüzzaman’ın talebeleri tarafından Ankara Üniversitesi’nde verilen ve daha sonra Risale-i Nur’a ek yapılarak neşredilen, Konferansta adı zikredilmiştir.

Hugo, 1802 yılında Besançon’da doğdu. Anne ve babası hiçbir dine mensup olmadıklarından çocuklarını da dinsiz olarak yetiştirdiler. Bir asker evladı olup çocukluğu babasıyla birlikte dolaşmakla geçti. Asker olan babası, Napolyon’un Ordusu’nda önemli görevler aldı. Babası ile birlikte İspanya ve İtalya’ya gidip geldi. Sık sık yurt dışına çıktığı bu dönemde eğitimini de sürürdü ve Paris’te okula gitti. Napolyon’un yenilmesi, Fransa’nın düştüğü sıkıntılı döneme paralel olarak Hugo’nun ailesi de bu durumdan çok büyük ölçüde etkilendi.

Ailesi ile birlikte büyük bir maddi sıkıntının içine düşen Hugo, aynı zamanda aralarında büyük bir geçimsizliğin yaşandığı anne-babanın evladı olarak yaşamını sürdürmek zorunda kaldı. Ailesi maddi sıkıntı içine düşünce daha küçük bir eve taşındılar. Başladığı hukuk eğitimini tamamlayamadan okulu bırakmak zorunda kaldı. Bu sıkıntılar üzerine zaten edebiyata meraklı olduğu için gece gündüz çalışarak edebi eser yazmaya başladı ve bu yolla geçimini sağlamaya çalıştı. Büyük bir ideal sahibi olup kendini yetiştirmeye gayret etti. Henüz on beş yaşında iken yazdığı şiiri Fransız Akademisi tarafından takdire layık görüldü.

Hugo, edebiyat alanında çok genç yaşta kendini göstermeye başladı. Roman, trajedi ve opera yazmaya başladı. Yine on yedi yaşında iken yazdığı bir şiiri Toulouse’teki Jeux Floraux Akademisi tarafından birinciliğe layık görüldü. Bu sıralarda ağabeyi tarafından çıkarılan gazetede yazmaya başladı. Yirmi yaşında iken kaleme aldığı ilk eseri olan Odes et Poesies Diverses (Odlar ve Çeşitli Şiirleri) kendisi için önemli bir başarı teşkil etti ve Fransa Kralı Onsekizinci Lui kendisine bin frank maaş bağladı.

Hugo, daha otuz yaşını bile bitirmeden bir çok eser yazmış oldu. Bazı oyunları sahnelendi. Bazı eserleri de sansüre takılarak yasaklandı. Eserleri, sadece şöhret kazandırmakla kalmadı aynı zamanda önemli bir servet sahibi olmasını da sağladı. 1931 yılında büyük eserlerinden biri olarak kabul gören “Notre Dame de Paris” (Notre Dame’ın Kamburu) adlı romanını yazdı. Lesfeuilles d’Autonne (Sonbahar Yaprakları), Les Chants du Crépuscule (Şafak Türküleri), Les Voix İntérieures (Gönülden Sesler) adını taşıyan şiir kitaplarıyla büyük bir şair olduğunu da göstermeye çalıştı.

Eserleri büyük bir ilgi gören, romanları okunan ve bazı oyunları sahnelenen Hugo’nun Notre Dame de Paris (Notre Dame’ın Kamburu), Claude Gueux (Yoksul Claude) eserleri yayınlandıktan sonra 1841 yılında Akademi üyeliğine seçildi. Arka arkaya eser verip şöhret ve servet sahibi olan Hugo, daha önce burjuva düşmanı olmasına rağmen yöneticilerle daha sıkı bir irtibata girdi ve saraydan çıkmaz oldu. Bu arada büyük bir devlet adamı olma hevesine kapıldı. 1845 yılında Ayan Meclisi üyeliğine seçildi. Ünlü eseri Sefiller’i kaleme almaya başladı. Ama, bu eser kral ve çevresinin pek hoşuna gitmeyecekti. 1851 yılında Bonapartçıların hükümeti devirmesi üzerine, son anda tutuklanmaktan kurtularak Belçika’ya kaçtı.

Hugo, 1852 yılından itibaren sürgün hayatı yaşamaya başladı. 1870 yılına kadar süren sürgün dönemi ile birlikte hayatında önemli değişiklikler görüldü. Sürgünden önce ve sonrasında yazdığı eserleri arasında önemli farklılıklar göze çarpmaya başladı. Daha önce yazdığı eserleriyle ödüller kazanıp eğlence dünyasına önemli katkılar yaparken; bundan sonra, gündelik hayat ile daha irtibatlı ve hayatın izlerini aksettiren eserler yazmaya başladı. Cezalar, Gülen Adam, Deniz İşçileri, Dalıp Gitmeler gibi eserler yazdı. Bu arada cezası 1859’da bitmesine rağmen, sürgün hayatını yaşamaya devam etti. 1870 tarihinde yurda dönüşünde büyük bir coşkuyla karşılandı. Kendisine büyük sevgi gösterisinde bulunuldu.

1878 yılında bir rahatsızlık geçiren Hugo, önemli bir güç kaybına uğradı. Altı yıl boyunca hiçbir şey yazamadı. Daha sonra Korkunç Yıl, Büyük Baba Olma Sanatı, Düşüncenin Dört Ana Kaynağı adlı eserleri yayımlandı. Ailesi tarafından hiçbir dine inanmayan biri olarak yetiştirilen Hugo, ölümünden önce, hiçbir kilisenin vaazını istemediğini, bütün insanların gönülden duasını istediğini ve Allah’a inandığını belirtti. Sarf etmiş bulunduğu bu sözleriyle eski inançsızlığını devam ettirmediğini göstermiş oldu. 1885 yılında öldü.

Ondokuzuncu yüzyıl Avrupa’sında roman sanatının zirve noktasına ulaşmasında katkısı olanlardan birisi de Hugo oldu. Bu sanatın gösterdiği başarıda, çağın olaylarının yansıtılması ve titizlikle işlenmesinin etkisi büyük oldu. Kapitalist yaşama getirilen eleştiriler, halkın büyük ekseriyetinin yaşadığı hayatın edebi eserlere yansıtılması, başarının önemli temel taşlarını teşkil etti. Hugo da Sefiller romanında, Paris’in geri kalmış mahallelerinde yaşayan insanların ürpertici hayatını okuyucuların bilgisine sundu. Hugo, eserlerinde kendi yaşam öyküsünden de kesitler aktardı. Dönemin adaletsiz sistemini göz önüne sermesi, siyasi hayatın teşhir edilmesi de Sefiller adlı eserine ayrı bir önem kazandırdı.

Risale-i Nur’da, Hugo’nun ismi; Ankara Üniversitesinde 1947 ve 1950 yıllarında verilen, Sözler ve Gençlik Rehberi adlı eserlerin sonlarına ilave edilerek neşredilen, iki konferans sunumu sırasında zikredilmiştir. Zübeyir Gündüzalp’in 1947 yılında ilkini verdiği konferansta Risale-i Nur ve Bediüzzaman Hazretleri hakkında önemli izahlarda bulunmuştur. Moliere, Hugo ve Goethe gibi Batılı düşünce adamlarının eserlerini okuyup içimizde hayranlık duyduğumuzu belirten Zübeyir Gündüzalp, “Acaba İslâm dininin rehberi olan Kur’ân-ı Hakimi tefsir eden bir İslâm dâhisinin şahsına karşı bağlılığın derecesi nasıl olmalıdır? O meşhurlardan birinin eseri kâğıda yazılırsa, Bediüzzaman Said Nursî’nin Kur’ân tefsiri olan Nur Risalelerini altın sayfalara nakşetmek lâzımdır. Dine muarız olmayan müstakim bir filozofun eserini tetkik için saatlerce çalışılırsa, iki cihanın saadetini ders veren Bediüzzaman’ın eserlerini okumak için uykularımızı terk etmek gerektir…” demiştir. (Risale-i Nur Külliyatı, II. C., Nesil Y., 1996, s. 2255).

1950 yılında Bediüzzaman Hazretlerinin talebeleri tarafından yine Ankara Üniversitesi’nde verilen ikinci konferansta; Risale-i Nur ve Bediüzzaman hakkında geniş açıklamalara yer verilirken, büyük şairimiz Mehmed Akif Ersoy’un bir edipler meclisinde sarf ettiği, “Victor Hugo’lar, Shakspeare’ler, Descartes’lar, edebiyatta ve felsefede, Bediüzzaman’ın bir talebesi olabilirler” şeklindeki ifadelerine de yer verilmiştir. (Sözler, 1999, s. 717).

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*