Samiri’nin Derdi
İnsanlık tarihinde Allah (c.c.) her kavme bir uyarıcı göndererek, beşer yolculuğunun hakikatini onlara tebliğ etmiştir. Kimsin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun? Bu üç önemli sualin cevabını her kavmin anlayacağı şekilde gönderdiği peygamberler anlatmışlar ve bu dünya yolculuğunun nerede noktalanacağını haber vermişlerdir.
İnsan babasını, annesini, dedesini ve nenesini görüyor ama ondan öncesini, öncesinin de öncesini merak edip soruyor. Doğum silsilelerinin en başını öğrenmek istiyor. Bu fıtrî ihtiyaç her milletin insanında var. Bu konunun başını insanlardan kimse bilmediği için bu cevabı ancak Allah (c.c.) verebilir.
Allah (c.c.) de başlangıcımızın Âdem (a.s.) ve Havva (a.s.) olduğunu gönderdiği bütün kitaplarda en ince detaylarına varıncaya kadar açıklıyor. Âdem (a.s.)’ı topraktan, Havva (a.s.)’ı da ondan yarattığını net bir şekilde bildiriyor. Böylece bütün insanların Âdem (a.s.)’ın çocukları olduğunu hepimiz biliyoruz.
Âdem (a.s.)’dan Bugüne: İnsanlığın Ortak Kökeni
Hani etnik köken tartışmaları yapılıyor ya, artık bu tartışmalara nokta konulmuş oluyor. Etnik kökenimiz belli. Hepimiz Âdem (a.s.)’ın çocuklarıyız.
Âdem (a.s.)’a hayat üflendiğinden sonra meleklerin secde etmesi, şeytanın secde etmemesi ve şeytanın vesvesesi ile Âdem ve Havva (a.s.)’ın cennetten çıkarılmaları, yeryüzüne gelip dünya hayatına başlamaları hakkında hepimiz doğru bilgi sahibiyiz.
Ancak dünya hayatı ve onun ziyneti birçok insanı mahşer meydanına yaptığımız yolculukta aldatıyor, uyutuyor, hatta dünya mahşer meydanının etrafında daire çizerken dünyanın duracağı son istasyonu inkâr ettiriyor.
Musa (a.s.) Cenab-ı Hak ile görüşmeye gittiğinde Harun (a.s.)’ı yerine vekil bırakıyor. İsrailoğulları denizden geçmiş, Firavun kavminin bir takım ziynet eşyalarından yüklendirilmiş iken Allah (c.c.) bu kavmi Samiri denen birisi ile imtihan ediyor.
Bu ziynet eşyalarını ateşe atıyorlar, Samiri de atıyor ve bu eşyalardan buzağı heykeli çıkarıyor. Bu heykelin böğürmesi de vardı. Ve diyorlar ki: “Artık sizin ilahınız budur. Ve Musa’nın unuttuğu ilahı da budur.” (Tâ-Hâ Suresi, 88)
Yani Musa (a.s.)’ın bulunmadığı, Harun (a.s.)’ın vekâlet ettiği bir zamanda buzağı heykeli yaparak İsrailoğullarını sapıklığa davet ediyorlar. Cenab-ı Hak aklı başında olanlara soruyor: “Tamam rüzgârın üfürmesi ile buzağı heykeli böğürme sesi çıkarıyor ama kendilerine hiçbir söz iade edemiyor.” Yani konuşulanları anlayıp cevap veremiyor. Kimseye bir fayda ve zarar da verecek durumda değil.
Musa (a.s.), Harun (a.s.)’ın başından ve sakalından tutup “Ben aranızdan ayrıldıktan sonra bu sapıklığa nasıl izin verdin?” diye hesap soruyor. Harun (a.s.) İsrailoğulları arasında ayrılık çıkmasından korktum diye mazeret beyan ediyor.
Ayrılık çıkmasın diye bugün nice hakikatler görmezden geliniyor, farkında mıyız? Ayrılık istesek de istemesek de zaten çıkıyor. Harun (a.s.)’ın bu korkusunu duymaya artık gerek yok. Önemli olan hak ve hakikatin tebliğ edilmesidir. Teklif ve tebliğ olacak ki elmas ruhlu olanlar ile kömür ruhlu olanlar ortaya çıksın.
Samiri’nin Buzağısı ve Modern Heykeller: Değişmeyen Tuzak
Bu buzağı bugünkü heykellere ne kadar benziyor değil mi? Anıt özel defterleri üzerinden bugünkü heykeller de böğürtülüyor, ama konuşmalara cevap veremiyor, fayda ve zarar vermekten de âcizler.
Yani Samiri ve onun cibilliyetinden gelenler gene işbaşında. Dertleri, tasaları heykel üretmek, bu heykellere ilah gibi insanları secde ettirmek, karşılarında esas duruşta bekletmek, saygılar sunmak.
Bu tuzağa düşen insanlar da sorgulayamıyorlar; bu heykeller konuşmaya cevap veremiyorlar, kimseye fayda ve zararları yok. “Biz bunların karşısında ne diye esas duruşta bekliyoruz?” diye.
Musa (a.s.) soruyor: “Ya Samiri, senin derdin neydi?” (Tâ-Hâ Suresi, 95) Bu ayet-i kerime Samiri’nin derdinin kıyamet gününe kadar devam edeceğini mucizane ifade ediyor.
Musa (a.s.); Samiri’nin başında ibadet etmek için beklediği bu heykeli yakıyor, küllerini de deryaya savuruyor. Hak ve hakikati kavmine tekrar ilan ediyor: “Sizin ilahınız ancak Allah’tır. O’ndan başka ilah yoktur. İlmi her şeyi kuşatmıştır.” (Tâ-Hâ Suresi, 98)