Yalan ve iftira üzerine birkaç söz

Merhaba dostlar,

İnsan, konuşan bir canlı ve sosyal yani topluca yaşamak zorunda bir varlık olduğuna göre, her halukarda ve zeminde dilini kullanmak ve konuşmak mecburiyetindedir.

“Dilin kemiği yoktur.” demiş atalarımız. Bundan ne anlamak gerekir? Ben şunu anlıyorum; alel-acele her aklına geleni, düşünmeden, fayda ve zararını tartmadan, bazan yalan ve iftiralar da ilave ederek konuşabilmektir. Bu ise vicdanlı, zeki ve mantıklı insanların yolu-yordamı ve işi olamaz. Olsa olsa böyle ulu orta konuşanlara ahmak denilebilir.

Biliyorsunuz mucizeleri ancak Peygamberler izhar ederler. Aslında Mucizeleri halk eden Allah’tır. Peygamberlerinin üstünden ve elleriyle halkı ikna ve imana davet etmek için gösterir. Hz. İsa mucizelerini hep tıp alanıyla ilgili olarak izhar etmiştir. Örneğin, Kur’an-ı Kerim’de ve muhtemelen İncil-Şerif’te de belirtildiği üzere; İsa Mesih, doğuştan körlerin gözünü açmış, hastaları mesh ederek yani hastalıklı yerlere mübarek ellerini sürerek şifaya kavuşturmuştur. Daha ileri seviyede bir mucize eseri olarak da, ölüleri bile diriltmiştir. Buna binaen, bir gün Hz. İsa’ya soruldu; Ölü diriltmekten daha zor ne olabilir? İsa cevap vermiş:

“İfhamu men lâ yefhem.

Anlamayana anlatmak.” diye cevap vermiş.

Yine “Ahmaklığın devası nedir? diye sorulunca İsa’ya:

“Ben Allah’ın izniyle ölüleri dirilttim, her derdin devasını buldum, lâkin ahmaklığın devasında mütehayyir oldum, o derde çare bulamadım.” demiş.

Bu kısa girişten sonra sadede dönelim;

Yüce kitabımızda, iki sınıf insan lanetlenmiştir yani mel’un addedilmiştir.

Lânet: Allahın rahmetinden mahrumiyet olduğu gibi, ayrıca O’nun gazabına mazhar olmaktır ki, bu bir insan için en büyük ceza olmalıdır.

Kimdir bu mel’unlar,i1) Zalimler.

Allah zalimlerle ilgili olarak, çokça ayetten birinde şöyle demektedır. “Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez. İşte onların cezası, Allah’ın, meleklerın ve bütün insanlığın lânetine uğramalarıdır. (Al-i İmran 3/86-87)

Allah izin verirse, zulüm, zalimiyet, mazlumiyet ve mağduriyetın, maddi-manevi, dünyevi-uhrevî müthiş yara ve sonuçları ile, Hak ve Adâlet için özel bir başlık altında ele almaya ve anlatmaya çalışacağım.

2) Yalancılar (Kezzablar) dır.

Bu sınıf insanlar da melundurlar.

Elbette ki bu yalanların hafifi-ağırı, küçüğü-büyüğü ve sadece kendisine zarar vereni olduğu gibi, diğer yandan kendi dışında kalanlara da zarar vermesi ve sosyal hayatta yalan ve iftiralarının sonucunda fitneye, fesada ve hatta büyük tahribatlara da sebebiyet verebilir.

Maalesef üzüntüyle ifade edeyim, güya İslâm ülkelerinin gözdesi ve gıbta ile bakılan Türkiye’mizde, özellikle yalana ve iftiralara çokça rağbet edilir oldu. Özellikle siyaset alanında buna fazlasıyla tesadüf edildiği gerçeği söz konusudur. Durum bu merkezde olunca, bunları örnek kabul eden kesimlerce de, dalga dalga cemiyetin alt tabakalarına doğru, bu kötü haslet hızla yayılma istidadını göstermekte.

Avrupa’da bunun tam tersini görüyoruz. Çok eski bir tarihte Mısır müftüsü Muhammed ABDU bazı akademik ve ilmi çalışmalarda bulunmak üzere PARİS’e gidiyor ve orada bir yıl kadar kalıyor. İlmî çalışmalarının sonunda yurda yani MISIR’a dönüyor. Üst düzey elit tabakadan insanlar, ilim adamları onu ziyaret ederler. Bunlar Fransa ve Paris’i nasıl buldun, oralarda neler gördün? diye sorarken, tasavvur ettikleri ve tahmin ettikleri, “İşte oralarda gavurları gördüm. Şu ahlaksızlığı, bu pisliği müşahede ettim” diye anlatacağını umar ve beklerken, Mısır Müftüsü, tahmin ettiklerinden tamamen farklı olarak, onlara ne dedi biliyor musunuz? “FRANSA’da ve PARİS’te, Müslümanları gördüm, ama İslam’ı görmedım. Fakat Mısır’da İslâm var, lâkin Müslümanları göremiyorum.” İbretamiz bir cevap veriyor. Bediüzzaman’ın da bir asır önceki zamanın evvelinde yine Ezher Şeyhi Rektör Prof. Bahaddin Efendinin, “Avrupa ile Osmanlının istikbali hakkında ne düşünüyorsunuz.” Sualine mukabil, “Avrupa bir İslam devletine, Osmanlı’da bir Avrupa’ya hamiledir, gün gelir her iki kutup da doğuracaktır.” Yani onların tembelliği, kötü ahlak ve meziyetleri bize geçeceği gibi, bizim de güzelliklerimiz onlara gidecek şeklinde ifade etmişlerdir.

Lütfen buraya dikkat edelim.

Aşağıda gelen ayet çerçevesinde Said Nursî, kizbi (yani yalancılığı) nasıl şiddetle tel’in ediyor ve betimliyor, hep beraber bakalım;

بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ

“Münafıkların azabları, mezkûr cinayetleri arasında yalnız “kizb” ile alâkalandırılması, kizbin (yalanın) şiddet-i kubh ve çirkinliğine işarettir. Bu işaret dahi, kizbin ne kadar tesirli bir zehir olduğuna bir şahid-i sadıktır. ZİRA KİZB KÜFRÜN ESASIDIR. Kizb nifakın (münafıklığın) birinci alâmetidir. Kizb kudret-i İlahiyeye bir iftiradır. Kizb hikmet-i Rabbaniyeye zıddır. Ahlâk-ı âliyeyi (yüce ahlâkı) tahrib eden kizbdir. Âlem-i İslâmı zehirlendiren ancak kizbdir. Âlem-i beşerin ahvalini fesada veren kizbdir. Nev’-i beşeri kemalâttan (bütün insanlığı kâmil olmaktan) geri bırakan kizbdir. Müseylime-i Kezzab ile emsalini âlemde rezil ü rüsvay eden kizbdir. İşte bu sebeblerden dolayıdır ki; bütün cinayetler içinde tel’ine, tehdide tahsis edilen kizbdir.” (İşaretü’l-İ’caz, 82)” buyurmuşlardır.

Şunu izah etmeye çalışıyorum;

Bizde, her platformda, en başta siyasette, ailede, pazarda, ticarette, esnaflıkta ve dile getiremediğimiz her alanda yalan, adeta mubahlaştırılmış ve hatta meşrulaştırılmıştır. Oysa yalan ve iftira bütün dinlerde ve insanlıkta en büyük bir suç, en büyük bir günah ve en büyük bir kabahattir.

Avrupa’da yalanın ne derece çirkin olduğunu ifade eden bir kaç canlı olay anlatayım şoyle ki;

Dıyarbakır’da ikamet eden arkadaşımızdan naklen şöyle bir olay anlatıldı. Bu arkadaşın bir hemşehrisi bir Avrupa ülkesine yerleşmiş ve orada yaşıyor. Aynı zamanda oradan da evlenmiş. Diyarbakır’daki arkadaşı Avrupa’ya gidince, arkadaşını aramış, bunun üzerine arkadaşı, onu alıp evine götürmüş. Misafir, eşin görünmüyor, evde yok mu? Diye sorduğunda; “Hiç sorma, boşandık.” demiş. Peki boşanmanıza sebep olan ne? diye sorunca da, şunları anlatmış, “Eşimle beraber Diyarbakır’a gelmek üzere yola çıktık. Orada bizdeki gibi ülke sınırlarında duvarlar, mayınlı tarlalar, dikenli kesici teller yok. Sadece sınırlarda yaya geçitlerine benzeyen, beyaz hatlar gibi çizgiler var ve oralarda sadece bir iki memur beklerler. İlgili sınıra gelince orada duran memur, “Arabanızın bagajında bir şey var mı?” diye sordu. Ben de hayır bir şey yok dedikten sonra, “buyur devam edin” dedi. Oradan biraz uzaklaşınca eşim lütfen arabayı sağa çeker misin dedi. Bende sağa çekip durunca, eşim arabadan indi ve arabanın bagajında o paket olduğu halde, sen “bir şey yoktur.” deyip memura yalan beyanda bulundun, seninle olan yolumu ayırıyorum, ben buradan dönüyorum, sana güle güle.” dedi.

Ve sonuç, bir yalan üzerinden boşanma ve bir yuvanın dağılması.

Her Müslümanım diyen birinin, bir yuvanın dağılmasına sebep olacak kadar, yalandan nefret eden bu kadının şu hareketinden ibret alması gerekir.

Aslında normal sıradan bir olay ama, bizim toplumlarda garip ve tuhaf karşılanabildiği için, yeri gelmişken bir hatıra daha aktarayım. Bunu da yeğenim anlatmıştı.

Yine bir Avrupa ülkesinde, otomobilleriyle seyrederken yol kenarında büyükçe bir manava giriyorlar. Sağa sola bakınıyorlar ortalıkta hiç kimse yoktur. Her eşyanın üstünde fiat etiketi ve orada hemen karşılarında büyükçe bir yazı notu, “Aldığınız eşyayı tartınız ve ücretini de şu sepete (kaba) atınız. Biz de aynen öyle yaptık. Haliyle o kapta başkalarının da attığı paralar vardı. Oradan ayrıldığımızda ne uzaklarda ve ne de yakınlarda hiç kimseye rastlamadık.

İşte demokrasisini geliştirmiş, ekonomik yönden ilerlemiş, halkını doyurmuş, aç ve sefalet yaşamayan toplumlarda hırsızlık olamayacağının en aşikâr ve en açık delili.

Bir kaç ay önce oturduğum binanın bodrum katının aydınlık penceresinin üzerindeki demir korkuluğu ile yine logar üzerindeki saçtan demirin çalındığını gördük. Bunu bir toplulukta anlattığımda bir kişi, benim de avlumun büyükçe demir kapısının sökülerek götürüldüğünü ifade etmişti.

Siz fakir-fukaranın, işsizin derdini ızdırabını anlamaz, açlığa ve sefalete terk ederseniz, elbette ki hırsızlık ve gasp olayları artar. Eşkıyalık, fısk-u fücür başını alır gider. Şahsen ümitsizlik telkin etmiş gibi olmak istemem ama, yevme’l-beter, yani gün be gün durumlar daha da kötü olacaktır ve gidişat o yönde hızla ilerliyor. Bütün emareler bunun açık göstergeleridir.

Konuyu biraz da açımızdan ele almak istiyorum. Tekrar iftira ve yalan konusuna dönmek istiyorum.

Buraya yalan ve iftiranın ne kadar ağır vebali olduğunu, ifade eden bir kaç ayet nakledeyim:

“Mumin erkek ve mumin kadınları işlemedikleri şeyler yüzünden incitenler, bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş (işlemiş) lerdir.(Ahzab, 58)

“İnsanlar arasında, çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada ve ahirette de çetin bir ceza ve azab vardır.” (Nur.19)

Yine Nur suresi ayet 11′ de Allah Teâlâ

“İftirayı çıkaranlar, içinizden küçük bir gruptur. Siz o iftirayı kendi hakkınızda fena bir şey sanmayın, bilakis o sizin için hayırlıdır. O iftiracılara gelince, onlardan her birinin, kazandığı günah nisbetinde (oranında) cezası vardır. Bu yaygaranın elebaşılığını yapan şahsa ise, cezanın en büyüğü vardır.”

Bu ayete hayretle baka kaldım. Ne kadar da günümüzde yaşanan iftira olaylarına ışık tutuyor.

Bernard Shaw adındaki ilim adamı da iftira hakkında,

“İftira, eşek arısına benzer, onu ilk vuruşta öldüremeyecek iseniz, hiç dokunmamak daha iyidir.” demiştir.

Yine Hanry Fielding,

“İftira kılıçtan daha zalim bir silahtır. Çünkü iftiranın açtığı yaralar, hiç bir zaman kapanmaz” Sözleriyle iftirayı kılıç yarasına benzetmiştir. Ve gerçekten de durum ayniyle böyledir.

İftira, gelmeden önce yalana uğrar. Çünkü yalan ile iftira can ciğer en iyi iki dostturlar. Zira bir kişi hakkında söylenen şey doğru ise gıybet, doğru değilse hem yalan, hem de iftiradır.

İftira, çok çirkin bir yalan ve aynı zamanda büyük bir günahtır.

Bir hadiste de şöyle buyuruldu;

“Bir kimse, bir muminin HAKKINDA OLMAYAN BİR ŞEY SÖYLERSE, İftiraya uğrayan kimse, onu affedinceye kadar, Allah-u Teâlâ ona cehennem azabı yaşatır.”

Burada en önemli nokta, müfterinın, iftirasına maruz kalanın bünyesinde hasıl olan maddi, manevi, psikolojik ve ruhsal yapısındaki tahribatın büyüklüğü ile doğru orantılıdır.

İftiraya uğrayan, müfteriyi affederse, bu onun şanındandır. Eğer affetmez ve yürekten kırılmış ise, müfterinın işi zora girmiş demektir.

Ne demek yahu! Durup dururken olmayan bir şey ile bir insanı itham etmek, onun şeref ve itibarına el ve dil uzatmak!

Bu kolay kolay affedilebilir bir şey olabilir mi? Müfteride zerre kadar vicdan varsa, kabre kadar bu iftiraları ona vicdan azabı yaşatır.

Hz Ali’ye sordular;

“Gökten ağır, yeryüzünden geniş, denizden zengin, taştan katı, ateşten sıcak, zemherirden soğuk ve zehirden acı olan nedir?”

Hz Ali şöyle cevap verdi:

“Dürüst insana iftira atmak, gökten ağırdır.

Hak, yer yüzünden geniştir.

Kanaatkârın kalbi denizden zengindir.

Münafığın kalbi taştan katıdır.”

Bir psikoloji kitabında doğruluk ve yalancılıkla ilgili geçen şu sözlerle konuya nihayet vereyim.

“Gerçek ameliyat gibidir. Acıtır ama iyileştirir. Yalan ise, ağrı kesici gibidir. Anlık rahatlama sağlar ama, yan etkileri sonsuza kadar devam eder.”

Doğruluk kurtuluşa vesiledir.

Bir insanın namus, şeref, haysiyet, itibar ve izzeti doğruluk ve sadakatiyle ölçülür.

Bu ölçü ile ya geda veya sultan olur.

Dr. Mehmet AKSOY.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*