![]()
Bu dünya gurbetinde içimde hiç dinmeyen, zaman zaman ince bir sızı, zaman zaman tahrip gücü yüksek bir fırtına gibi patlayan o derin acıyı şarkılarda, şiirlerde, filmlerde dinliyorum. Hepsinden aciz ruhuma “elemkârâne birer feryat” damlıyor. Dışarıdan bakıldığında aşmam gereken hırçın dalgalar, göğüslemem gereken ağır yalnızlıklar veya omzuma çöken fani kederler var vehmediyorum.
Oysa hakikat öyle derin, öyle saf bir güzelliğe sahip ki… İçimdeki her çalkantı, kalbimin her sıkışması beni tek bir menzile çağırıyor. Asıl vatanıma dönmek, beni yoktan var eden Sâni-i Zülcelâl’e yakın olmak ve o yakınlığın tarifsiz güzelliğinde hakiki hürriyeti tatmak istiyorum.
Ruhum, bu dünya kafesinde çırpınan bir gurbet kuşu gibi feryat ediyor. Hakiki Sevgili’ye giden fırtınalı ve çetin yollarda Kendi Varlığını ve Hâlıkının kapısını arıyor.
Fırtınalı sularda yelken açıyorum şimdi… Korkutucu denizleri aşıp asıl yuvama, asıl vatanıma doğru ilerliyorum. Yaratıcıma yakınlaşmak; nefsimin, arzularımın ve fani korkularımın prangalarından kurtulup özgürleşmek için.
Aniden yüzümü güldüren hakikat çınlıyor kırmızı kaplı bir kitaptan:
“Dünya bir misafirhanedir. İnsan ise onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir.”
Yirminci Söz
Burası daimi ikamet yeri değil ki; sürekli çalkalanan, süratle değişen, fırtınalarıyla insanı yutmak isteyen bir umman! Ben de o fırtınalı suların ortasında bir başıma kalmış; aciz, zayıf ve fakr içinde bir gemiyim.
Ne yana baksam tutunduğum fani sevgiler ve sevgililer ellerimden kayıp gidiyor, yaprak gibi dökülüyor. Kalbim ebed için, sonsuzluk için yaratıldığı için bu dar ve fani dünyalara bir türlü sığmıyor. Hüzünler, hastalıklar, musibetler ve ayrılıklar devasa dalgalar halinde üzerime geldikçe çaresizliğimi anlıyor ve yüzümü yalnız Asıl Sahibime dönüyorum.
Şu çalkantılı dünya denizinde insan ruhu ne kadar büyük servetlere, ne kadar anlamlı beşeri sevgilere sahip olursa olsun tam bir huzura eremez.
Lâtife-i Rabbâniye
“Hem senin mahiyetine öyle manevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz” On Yedinci Lem’a
Çünkü insan ruhunun fıtratı ebede ayarlanmıştır.
Kâinattaki bütün mahlukat kendi lisan-ı haliyle Rabbini arar, O’na müteveccihtir. Benim de bu fırtınalı sularda Yaratıcıma yönelmem; benliğimin ve aczimin sınırlarını fark edip Kadîr-i Mutlak olan Zât-ı Zülcelâl’e iltica etmemdir.
Hakiki hürriyet, nefsin geçici heveslerine köle olmak değil; âlemlerin Rabbine tam bir kul olabilmektir. İnsan O’na yanaştıkça, O’nun esmasının rahmet kanatları altına girdikçe özgürleşir. Zira O’na kul olan, başka hiçbir fani güce, hiçbir dünyevi korkuya kul ve köle olmaz.
İşte tam o fırtınanın ortasında, teslimiyetin o büyülü, o şifalı eşiğinde göz kamaştırıcı bir mucize gerçekleşiyor. Gökyüzünde süzülen özgür bir kuş gibi uçmaya başlıyorum. Yüksek bulutları aşıyor, fani âlemin dar sınırlarını geride bırakıyorum.

Ruhum eskimiş yuvasını toprak altında bırakıp yıldızlarda geziyor.
Ruh cesede galip geldiğinde, iman nuru kalbi kapladığında zamanın ve mekânın dar kalıpları eriyip yok oluyor. Bedenim topraktandır, ağır ve fani; fakat ruhum âlem-i emirdendir, latif ve ebedi.
Ben Rabbime teslim oldukça rüzgârım değişiyor; teknemin o ağır, ıslak ve çaresiz yelkenleri birer nurdan kanada dönüşüyor! Evet, dalgalara çarpıp duran yelkenler kırılmıyor, aksine dönüşüyor ve ben uçmaya başlıyorum!
Fani âlemin kasvetli, gri bulutlarını birer birer yarıp sonsuz semalara doğru yükseliyorum. Tayy-ı mekân hakikati içimde hayat buluyor.
Namazda “Allahu Ekber” deyip dünyayı ve içindekileri arkama savurduğum an, o nurani kanatlarla Arş-ı Âzam’ın gölgesine doğru süzülüyorum. O’nunla olmak, O’nun huzurunda erimek ve hürriyeti tatmak için kanat çırpıyorum.
Fakat insanım ben; bazen yine karanlık gecelerin, zulmetli yalnızlıkların ve içimi kemiren kederlerin kucağına düşüyorum. Uzaklarda, zifiri bir gecenin bağrında feryat ederken içimden o yakıcı soru kopuyor:
“Beni duyuyor musun? Bu karanlık gecede feryadımı işitiyor musun?”
İçim tükeniyor, adeta ölüyorum; sonsuz bir ağlayış ve sığınma arzusuyla O’na yöneliyorum.
Gece zifiri karanlık, deniz hırçın ve fırtınalı, balığın karnı ise dar ve kapkaranlık bir zindan… Bütün insani sebepler sustuğunda, dünyevi medetler birer birer tükendiğinde içimden sessiz ama gökleri titreten bir çığlık yükseliyor:
“Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn.
«Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben, zâlimlerden oldum!»”
(el-Enbiyâ, 87)
Biliyorum ki o çalkantılı denizin dip kayalıklarında bile feryadımı duyacak, kimsesizliğime merhametle sarılacak, kalbimin gizli koridorlarındaki sızıyı bilecek tek Zât; Semî, Basîr ve Rahîm olan Rabbimdir.
Çaresizliğimi ve aczimi samimiyetle kabul ettiğim an, O’nun sonsuz kudreti kalbime sarsılmaz bir zırh oluyor.
İçimdeki bu gurbet ve iltica hissi, zaman zaman bireysel bir yakarıştan çıkıp kâinatın zikirler, münacatlar korosuna karışıyor. Artık sadece ben değil, biz yelken açıyoruz! Hep birlikte bu denizleri aşıyor, hep birlikte fırtınalı sularla boğuşuyoruz; O’na yakın olmak, O’nunla özgürleşmek için.
Risale-i Nur’da sıkça altı çizilen “şahs-ı manevi” hakikatini ruhumda hissediyorum. Bu ruhani seyahat sadece benim ferdi yolculuğum değildir; bütün inananların, teslim olmuşların, hatta zerrelerden kürelere kadar tüm mevcudatın Rabbine doğru aktığı coşkun bir nehirdir.
Cennet’e Yelken Açarken
Hepimiz bu dünya denizindeyiz. Birlikte yelken açıyor, birlikte asıl vatanımız olan Cennet’e ve Rıza-yı İlahi’ye doğru ilerliyoruz.
Uhuvvet ve iman bağıyla ittihad edince, o korkunç fırtınalar ürkütücü birer kâbus olmaktan çıkıp birer şevk ve iştiyak vesilesine dönüşüyor.
“Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır.
Cinn ü insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır.
Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.”
Yirminci Mektup
Allah’ı tanıdıkça, O’nun isim ve sıfatlarının tecellilerini kendi kalbimde ve kâinatta okudukça içim huzurla doluyor. Rabbime yaklaştıkça dünyanın bütün kahrı, bütün ağır yükü üzerimden kuş gibi uçup gidiyor.
O’na sığındığım an, daracık mekânlarda bile olsam kâinat kadar geniş ve hürüm! O’ndan uzak düştüğümde ise saraylarda yaşasam da kendi nefsimin, hırslarımın ve bitmeyen arzularımın zindanında bir esirim.
Ruhumun önce fırtınalı denizlerde çaresizce yelken açtığı, sonra o yelkenlerin ilahi bir rahmetle nurani kanatlara dönüştüğü ve göklere uçtuğu bu gurbet diyarında içimdeki nihai arzu hiç değişmiyor:
“Ey Rabbim! Ey Benim Rabbim! Sana yakın olmak ve hür olmak için… Yalnızca Sana yakın olmak, yalnızca Seninle hürriyete kavuşmak için!”
Hayat denizim ne kadar çalkalanırsa çalkalansın, kederler ne kadar üzerime gelirse gelsin içim rahat. Biliyorum ki dümende O var.
Asıl vatanıma giden bu acip ve mukaddes yolda yalnız O’na dayanıyor, O’nun rahmetiyle kanatlanıyor ve sonsuz özgürlüğe doğru uçuyorum.
“Elbette ve elbette, o Kadîr-i Zülcelâl, o Hakîm-i Zülkemâl, o Rahîm-i Zülcemâl, vaadini yerine getirecek, saadet-i ebediye kapısını açacak, Âdem babanızın vatan-ı aslîsi olan Cennete sizleri, ey ehl-i iman, idhal edecektir.”
Yirminci Mektup