Zarara rıza, merhamete mânidir

Bir insan rızasıyla çekiyorsa bir zarar,
Ne şefkate lâyıktır, ne şekvaya hakkı var.

Başımıza kötü bir şey geldiğinde, bir zarar ve ziyanla karşılaştığımızda, bir belâ ve musîbete maruz kaldığımızda, hemen bir suçlu ararız. Ya duruma itiraz eder, ya birilerini itham eder, ya birilerine iftira ederiz. Hiçbir suçlu bulamazsak “Kader işte!” diyerek sorumluluğu kadere yıkarız. Böylece işin içinden çıkarız. Başımıza gelenlerden dolayı kendimizi sorgulamayı, kendi kusur ve ihmallerimizi hiç hatıra getirmeyiz. “Ben nerede hata yaptım?” sorusunu nefsimize sormak istemeyiz. Zira nefis her zaman kendini haklı bulur.

Hazret-i Yusuf (as) çektiği onca sıkıntı ve musîbetler karşısında hep nefsini suçlamış, nefsinin şerrinden daima Allah’a sığınmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de Yusuf Aleyhisselâm’ın şöyle dediği ifade edilir: “Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis, daima kötülüğü emredicidir. Meğer Rabbimin esirgediği bir nefis ola. Rabbim bağışlayandır, esirgeyendir.” (Yusuf Sûresi: 52)

Atalarımız, “İnsanın kendine yaptığı fenalığı düşmanı yapmaz” demişler. Gerçekten de geçmişimizi şöyle bir gözümüzün önüne getirsek, başımıza gelen felâketlerin, maruz kaldığımız musîbetlerin, içine düştüğümüz sıkıntıların pek çoğunda kendi kusurlarımız olduğunu görürüz. Ya bir ihmalimiz, ya tedbirsizliğimiz, ya hırsımız, ya da öfkemiz sonucunda bu işlerin başımıza geldiğini fark ederiz. Akl-ı selîm ile düşündüğümüzde hatamızı anlar, pişmanlığımızı dile getiririz.

Ama insan nisyan ile malul olduğundan, hatalarımızı çabuk unuturuz. Nefis de kendini temize çıkarmak istediğinden, başka suçlu arar ve kusuru kadere havale eder. Halbuki, musîbetlerin müsebbibi olarak kaderi itham etmek, kadere haksızlık etmektir. Cenâb-ı Hak hiçbir mahlûkuna zulmetmez, onu durduk yerde ve karşılıksız olarak bir zarar ve ziyana uğratmaz. Eğer görünürde hiçbir sebep olmadığı halde başımıza bir iş gelmiş ise, bundan yine kendimizi mesul tutmalı ve başka bir zamanda yapmış olduğumuz bir hatanın karşılığını kaderin bize bu şekilde ödettirdiğini düşünmeliyiz.

Bu konuda Bediüzzaman Hazretlerinin çok güzel bir tesbiti vardır: “Hâkim zulmeder, kader adalet eder” der. Masum olduğumuz halde bir zulme maruz kalmışsak, suçu sadece zalimde aramak ve kaderi itham etmek yerine, “Acaba hangi hatamdan dolayı kader böyle bir fetva verdi?” diye dönüp kendimize bakmak durumundayız. Zalim zulmetmiştir, haksızlık yapmıştır, onun cezasını da çekecektir. Ama mazlûm da tamamen masum değildir. O olayda bir kusuru olmasa bile, başka bir zamanda ve başka birilerine karşı işlemiş olduğu bir suçun cezasını, kader ona bu zalimin eliyle ödettirmiştir. Netice olarak insan yine kendi işlemiş olduğu bir kusurun bedelini ödemiştir.

Cenâb–ı Hak hayrı da şerri de yaratmış, insana da bunları ayırt edecek akıl ve irade vermiştir. İradeyi de serbest bırakarak tercih hakkını insana bırakmıştır. İnsana düşen, şerlerden uzak durmak, elinden geldiği kadar hayırlarla meşgul olmaktır. Ama insan, kendisine verilen akıl ve iradeye rağmen, şerli yolu tercih ederse, neticelerine katlanmak zorundadır. Böyle bir insana merhamet göstermek, ona acıyıp haline üzülmek, Rabbimizin merhametini itham etmek olur ki, bundan da Allah’a sığınmak gerekir.

İnsan ne kadar şefkat ve merhamet sahibi olursa olsun, Allah’ın merhametinden daha daha ileri merhamete sahip değildir. Zira “Bütün validelerin şefkatleri, ancak bir lem’a-i tecellî-i rahmettir.” (Yedinci Söz) Böyle olduğu halde, kâfirlerin ve günahkârların şiddetli azaba maruz kalacak olmaları karşısında onlara acımak, merhamet göstermek, haddi aşmak anlamına gelir. Zira zalimlere merhamet, mazlûmlara merhametsizliktir.

“Şefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbaniyenin bir cilvesi olduğundan; elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmeten-lil-Âlemîn Zâtın (asm) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sakam-ı kalbîdir.”

“Binler Müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i îmanın sû’-i âkibetine ve müdhiş günahlara sevk eden adamlara şefkatkârâne tarafdar olmak ve merhametkârâne cezadan kurtulmalarına duâ etmek, elbette o mazlûm ehl-i îmana dehşetli bir merhametsizlik ve şeni’ bir gadirdir.” (Kastamonu Lâhikası, s. 91)

Öyle insanlar var ki, küfür ve inkârlarıyla, zulüm ve isyanlarıyla hem kendilerinin, hem başkalarının ebedî hayatlarının mahvına sebep oluyorlar. Aklı başında bir insan, kendi irade ve ihtiyarı ile böyle bir yolu tercih ediyorsa, ona acımaya, şefkat gösterip merhamet duymaya gerek yoktur.

Onun için Üstâd Hazretleri özellikle gençleri ikaz ederek, insanın kendi kusurları sonucu çekeceği azaptan dolayı merhamete lâyık olmayacağını bildiriyor.

“Beş on senelik gençliğin gayr-i meşrû zevki için, dünyada çok seneler gam ve keder ve berzahta azab ve zarar ve âhirette Cehennem ve sakar belâsını çeken adam, en acınacak bir halde olduğu halde, hiç acınmaya müstehak olamaz. Çünkü, ‘Zarara rızâsıyla girene merhamet edilmez ve lâyık değildir.’” (On Üçüncü Söz, s. 135)

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*