“Zulmü bırak, yoksa seni öldürürüm!”

CİZRE’Yİ titreten Miran Aşireti Reisi Mustafa Paşa’nın gözlerinde, hayret ve şaşkınlık şimşekleri çakıyordu. Yırtıcı bakışları, önünde ayağa kalkmayan Meşhur Said’e kilitlenmişti.
Çevrenin acımasız lideri Mustafa Paşa, hayatında ilk kez böyle bir manzara ile karşılaşıyordu.
Kimdi bu genç? Niçin herkes ayağa kalkıp hürmetle eğildiği halde, bu genç hiç oturuşunu bozmadan, kendisini takmıyordu?

Bunun çok önemli bir sebebi olmalıydı.
Evet! Bunun çok önemli bir sebebi vardı.

* * *
Şirvan’dan sonra Siirt’in Tillo kasabasına gelen Meşhur Said, o günlerde bir rüya görmüştü. Kendisinin en büyük manevî destekçisi olan Abdülkadir Geylanî Hazretleri, rüyasında:
“Miran Aşireti Reisi Mustafa Paşa halka zulmediyor, git, onu doğru yola dâvet et” diye bir tavsiyede bulunmuştu.
Bu emir, Meşhur Said’e büyük bir keyif vermişti. Çünkü o, haksızlığa karşı savaşmaktan dolayı büyük bir haz alırdı. Bunun için hiçbir tehlikeden çekinmezdi.
Derhal yola koyuldu. Çevresindeki insanları titreten bu paşayla, bir an önce karşılaşmak için sabırsızlanıyordu.
Mardin’in Cizre ilçesine gelip etrafını zulümle inleten Aşiret Reisi Mustafa Paşa’nın görkemli çadırını buldu. Az sonra çadıra Miran Aşireti Reisi Mustafa Paşa da geldi. Çadırda bulunanların hepsi ayağa kalkıp paşanın önünde eğildikleri halde, Meşhur Said yerinden bile kımıldamadı. Tabiî ki bu durum Mustafa Paşa’yı çok kızdırmıştı. Herkesin önünde saygıyla eğildiği Mustafa Paşa’nın önünde ayağa kalkmamak, göze alınır bir tehlike değildi.
Bu genç nasıl olur da önünde ayağa kalkmazdı? Bu apaçık bir hakaretti. Ve bu asla affedilemezdi.
Öfkesinden ne yapacağını şaşıran Mustafa Paşa, yanındaki Yüzbaşı Fettah Bey’e döndü:
“Kim bu genç?”

“Bu, ismi her tarafa yayılan Meşhur Molla Said’dir. Siirtli Molla Fethullah Efendi’nin ‘Bediüzzaman’ unvanını verdiği kişidir.”
Mustafa Paşa’nın âlimlerle ve hocalarla yıldızı bir türlü barışmamıştı. Onların manevî yüceliği, paşayı her zaman kıskandırmıştı.
Mustafa Paşa öfkeden ateş saçan gözlerini, cesaret pırıltıları oynaşan Meşhur Said’in bakışlarına çevirdi.
“Niçin geldiniz buraya?”
Meşhur Said, oturduğu yerden parmağını ileri uzattı.
“Seni yola getirmeye geldim” dedi sert bir ses tonuyla… “Ya halka yaptığın zulümden vazgeçip tövbe eder, namaza başlarsın ya da seni öldürürüm!”
Bu söz çadıra bomba gibi düşmüştü. Mustafa Paşa kendisine karşı bu cesareti gösteren bir insanla ilk defa karşılaşıyordu. Çadırdakiler panik içinde ne yapacaklarını şaşırmışlardı.
Paşa öfkeden kendisini dışarı attı. Öfkesi yatıştıktan sonra tekrar çadıra döndü.
“Demek beni öldürürsün öyle mi?”
“Zulümden vazgeçmezsen, evet…”
Meşhur Said’in çadır direğine astığı kılıcı gözüne takıldı.
“Bu kılıçla mı beni öldüreceksin?”
Meşhur Said’in umursamaz ve korkusuz tavırları sürüyordu.
“Kılıç kesmez, el keser!”
Paşa bir müddet ne yapacağını, ne cevap vereceğini düşündü.
“Peki” dedi. “Dediğini yapayım, ancak benim de bir şartım var.”
“Nedir şartın?” diye sordu Meşhur Said…
“Benim burada, Cizre’de çok âlimlerim var. Onları ilmî tartışmalarda yenersen, tamam… Eğer yenilirsen, seni Fırat nehrine atarım.”
Meşhur Said’in baş eğmeye niyeti yoktu.
“Paşa” dedi. “Âlimleri yenmek benim haddim olmadığı gibi, beni Fırat nehrine atmak da senin haddin değildir. Buna rağmen teklifini kabul ediyorum. Ancak benim de senden bir isteğim var. Âlimleri yenersem senden bir mavzer tüfeği isterim.”
“Sen bir âlimsin. Ne yapacaksın mavzer tüfeğini?”
“Sözünde durmazsan, seni öldürmek için…”
Anlaştılar…
Âlimlerle buluşmak için de bir gün kararlaştırdılar. Herkes heyecan içinde tartışma gününe kilitlenmişti. O günün tarihe geçeceği daha şimdiden anlaşılmıştı.

OKUMADAN GEÇMEYİN

CUMHURİYETÇİ KARINCALAR

MEŞHUR Said, Tillo’da kaldığı sırada, “Hassa Kubbesi” denilen boş bir mekâna çekilip kendisini çalışmaya vermişti. Hiç dışarı çıkmıyor, ekmeğini de günde bir kez kardeşi Mehmet getiriyordu.
O günlerde “Kamus-u Okyanus” isimli Arapça sözlüğü ezberlemek için yoğun bir çaba içindeydi. Üç cilt olan bu sözlüğü “sin” harfine kadar ezberlemişti. Bu, bin yüz elli beş sayfalık bir metindi.
Kendisine ekmeğini getiren kardeşi Mehmet:
“Ağabey” dedi. “Niçin bu sözlüğü ezberliyorsun?”
“Bu sözlük bir kelimenin kaç anlama geldiğini yazmaktadır. Ben ise, her anlama kaç kelime geldiğini merak ediyorum. Bunun için ezberleyip bir sözlük yazmak istiyorum.”
“Peki… Ağabey dikkat ediyorum, sana getirdiğim çorbanın suyunu içiyorsun, tanelerini de karıncalara veriyorsun. Niçin böyle yapıyorsun?”
Molla Said, hiçbir şeyi gözünden kaçırmayan zeki kardeşine tebessüm etti:
“Mehmet” dedi. “Bu karıncalar insanlara birlik, beraberlik ve çalışkanlık dersi veriyorlar. Onlar gerçek birer cumhuriyetçidirler. Onun için, bu karıncaları ödüllendiriyorum.”

Bediüzzaman’dan Bir altın söz
Allah’a hakikî kul
olan, başkasına
tenezzül edip
eğilmez…

Benzer konuda makaleler:

1 Yorum

  1. NUR BİZE
    Nur bize Rab’ bim nur bize,
    Hak kitabın nur bize.
    Hak kitaba uymuyorsak,
    Ezan sesi duymyorsak,
    Secdeye baş koymuyorsak,
    Helallerle doymuyorsak,
    Öksüzleri sevmiyorsak,
    Yaşlıları saymıyorsak,
    Agır hesap sor bize.

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*