Başörtülü Gazeteciye Özgürlük

Gazeteciler Cemiyeti’nin çifte standardı insanı üzüyor. Hele, basın hürriyetinin savunulduğu bugünlerde, samimiyetsizliğin daha iyi anlaşılmasına vesile oluyor.

Gazeteciler Cemiyeti, Ceza Kanunu çıkarken görevini ihmal etti. Eğer, bizleri uyarsaydı, özellikle iftirayı düzenleyen son derece tehlikeli bir madde, kolay kolay Meclis’ten geçmezdi. Zina yerine, iftiranın tartışılması çok daha doğruydu.

Ama, biraz da hükûmetin “laiklik karşıtı tavrını” vurgulamak için, basının önemli bir bölümü “zina” meselesine sarıldı.

Statüko pes etmiyor

Halbuki hepimiz, “hakaret” veya “halkı kin ve düşmanlığa sevk” gibi düzenlemeleri ihtiva eden maddelerde büyük mücadele verdik. Bu mücadele sonucunda, “eleştiri maksadıyla yapılan düşünce açıklamalarının hakaret sayılmayacağı” benimsendi. Ayrıca, “halkı kin ve düşmanlığa teşvik etme” maddesine “yakın ve açık tehlike” kavramı suç unsuru olarak ilâve edildi. Hatta o tarihte biz, yakın ve açık tehlikenin yeterli olmayacağını, “mevcut ve açık tehlike (Amerika’daki gibi clear and present danger)” denilmesi gerektiğini hatırlatmıştık. Çok haklı olduğumuzu Mehmet Şevket Eygi’nin mahkûmiyet kararından anlıyoruz. Milli Gazete yazarı Selâhattin Aydar’ın mahkûmiyet kararının bozulmasını isteyen Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Osman Şirin önderliğinde devrim gibi bir karar almıştı. Sevincimizi kursağımızda bıraktılar. Aynı Genel Kurul, bu defa 16 farklı üyenin katılımıyla ve 4 üyenin (Ramazan Taşan, Fevzi Elmas, Birsen Karakaş ve Cengiz Özbek) “fikir değiştirmesiyle” tam aksi istikamette bir karar aldı. Gerekçeleri, “şeriatın, yakın ve açık bir tehlike oluşturduğu” şeklinde. Mamafih, “mevcut tehlike” denilseydi bile, gene bir şey değişmeyebilirdi. Çünkü malûm, bunlar çok hassas konular ve birileri Türkiye’de statüko bozulmasın istiyor. Halâ Mahmut Esat Bozkurt’un hayaline sarılmanın başka ne anlamı olabilir ki! Bozkurt’un Medeni Kanun Lâhiyası’ndaki (Başlangıç bölümü) bazı cümleleri, halkın hassasiyetlerine ve dinî değerlerine ters düştüğü düşüncesiyle, yeni Medeni Kanuna alınmadı. Buna rağmen, sırf ideolojik açıdan Bozkurt’a sahip çıkanlar var.

* * *

Gelelim Gazeteciler Cemiyeti’ne. Ceza Kanunu, bütün yaz tartışıldı; göstermelik birkaç girişim haricinde, kimse sesini çıkarmadı. Gazetecilerin hapse atılmasına yol açacak bazı düzenlemeler, gözardı edildi. Tasarı kanunlaştıktan sonra bile, Gazeteciler Cemiyeti sus pus oturdu. Yürürlüğe girmesine 10-15 gün kala kıyameti koparıyorlar.

Başörtülü gazeteciye zulüm

Benim asıl üzerinde durmak istediğim husus, başörtülü gazetecilere yapılan zulüm karşısında Cemiyet Başkanı Orhan Erinç’in tavrı.

Yeni Asya gazetesinin başörtülü bir muhabiri var; Naciye Kaynak. Bizim de var: Nida Eryılmaz. Eryılmaz, Başbakan Tayyip Erdoğan’la bile röportaj yaptı. Başkalarından eksiği yok, fazlası var; girgin ve çalışkan. Çok şükür bizimkinin başına böyle bir olay gelmedi. Naciye Kaynak ise, tam üç değişik hadisede istiskale uğradı. Bunlardan ilki, Ocak ayında, Galatasaray Üniversitesi’ne yapılan konferansta gerçekleşti. Konu, “Demokratik, bağımsız ve saygın medyanın hayata geçirilmesi” idi. Paneli, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile İletişim Araştırmaları Derneği ortaklaşma düzenlemişti. Toplantıyı takip etmek isteyen Naciye Kaynak kapıdan çevrildi. Orhan Erinç, bir gazetecinin bu şekilde hakarete uğramasına sessiz kaldı; hatta üniversite yetkililerini haklı buldu: “Biz muhabirlerin ne giydiklerine bakmıyoruz. Ancak üniversite, başörtüsü yasağı konusundaki kanunları uyguluyor” dedi.

O toplantı sonrasında Orhan Erinç’e, “Demokratik ve bağımsız medya anlayışınız, başörtülü muhabirleri toplantıya almamak mı?” diye soruldu. Erinç, “Başörtüsünün demokratik bir hak olup olmadığı tartışmalıdır. Eğer başörtüsü demokratik bir hak olsaydı, Danıştay, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi aleyhte karar almazdı” cevabını verdi.

Kadir Has Üniversitesi

Galatasaray Üniversitesi’nin Ortaköy kampüsünde, Hollanda Gazeteciler Sendikası ve gene Hollanda’daki bazı vakıfların desteği ile düzenlenen konferansa da, başörtülü gazeteci Naciye Kaynak alınmadı. Başvurusu reddedilirken, programın organizatörü Ece Baykal üzüntülerini bildiren şu mektubu o­na gönderdi: “Hollanda Gazeteciler Sendikası’nın gönlünde sizin bu semineri izleyebilmeniz yatıyor. Bunu sağlamak için çabaladık. Fakat seminerin düzenlendiği mekânın bir devlet üniversitesi olmasından kaynaklanan kurallara ne yazık ki uymak zorunda kalıyoruz. Gazeteciler konferansında yaşadığınız mağduriyeti size bir kere daha yaşatmamak isterdik.”

İki gün önce de, “AB – Türkiye müzakere sürecinde tüketicinin korunması” konulu panelin yapıldığı Kadir Has Üniversitesi’nde, programı takip eden başörtülü muhabirler (Yeni Şafak muhabiri Huri Yazıcı ve Yeni Asya muhabiri Naciye Kaynak) yaka paça dışarıya atıldı.

Bu ayıp uygulama karşısında, sözde basın hürriyetini savunan yılların gazetecisi Orhan Erinç ne dedi tahmin ediyorsunuz: “Gazeteci olarak oraya girmeyeceklerini bilmeleri gerekiyordu. Bu bir provokasyondur.”

Üniversite mi, kışla mı?

Orhan Erinç, acaba Anayasa Mahkemesi kararının sadece üniversite öğrencileriyle ilgili olduğunu bilmiyor mu? Gazeteci, üniversite öğrencisi mi ki, bu karar o­nu bağlasın? O, mesleğini yapmak üzere orada bulunuyor ve görevini icra etmesi, zor kullanılarak engelleniyor. Tıpkı Genelkurmay’ın akreditasyon uygulaması gibi.

Akreditasyon uygulamasına sesini çıkartmayacaksın. Başörtülü gazetecinin hakkını savunmayacaksın; tam tersine o­nu suçlayacaksın. o­ndan sonra, üstelik son anda, aklın başına gelince, basın özgürlüğü diye yollara düşeceksin.

Kadir Has’a da bir çift sözümüz var: Tayyip Erdoğan’ı üniversitenin bir faaliyetine çağırdı diyelim. Başbakan, eşiyle birlikte geldiğinde, Emine Hanım’ı içeri almayacaklar mı? Elbette alacaklar. Çünkü Kadir Has, hem Türk insanının değerlerine yakın bir insandır, hem de saygılı biri. Herhalde, başörtülü gazeteciye yapılan bu muameleden dolayı, üniversite yetkililerinin kulağını çeker. Çünkü, bir kural olsa dahi, -ki bu son derece tartışmalı bir uygulamalıdır- sadece öğrenciler için geçerli. Herhangi bir başörtülüyü, özellikle gazeteciyi kapsamıyor.

Üniversiteyi kışlaya çevirdiler, Orhan Erinç de kendini üniversite yetkilileriyle birlikte asayişin bekçisi ilân etti!

Soruyorum: “Meslek temsilcisi misin, kışla bekçisi mi?”

Nazlı Ilıcak
D. B. Tercüman

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*