İttihad ruhunu bozan adavet hastalığıdır

Muhabbet ve şefkat ehl-i İslâm’ın mizacıdır. Ehl-i dünyanın rabıtası menfaat, unsuriyetken ehl-i imanın rabıtası muhabbet ve şefkattir. İmanın üç hassasından birisi şefkattir.
Muhabbet ittifakın, vifakın ve daha da ileri boyutu ittihatın şartıdır. İttifak ve vifak Cenâb-ı Hakk’ın yardım etmesine ve başarılı kılmasına çok önemli bir vesiledir. Vifak, aynı çizgi üzerinde birleşmek, ittifak ise birlik ve beraberliğin ruhta bir tabiat hâline gelmesidir. İttifakta saygı esastır. İttihadın olabilmesi için önce ittifak; ittifak ve vifakın olabilmesi için de ihlâs şarttır.

Mü’minler arasındaki vifak ve ittifakı sağlamak ve bu noktalarda çaba sarfetmek ferdî kemâlât için yapılan duâ ve zikirlerden çok daha faziletli ve üstündür. Bu mesele ile ilgili İmâm-ı Rabbânî, kendisine sorulan bir sorunun cevabında şöyle der: “İslâmiyet, insanların saadetine çalışanları, kendini kurtarmaya çalışanlardan daha üstün tutmaktadır.”
Tesanüdün, ittifakın ve vifakın önünde en önemli engel, tarafgirlik ve adavet hisleridir. Şefkatin ve muhabbetin zevâline sebep olan bu hislerin ehl-i imanın kalbine girmesine, iman, engeldir. Fakat imanın nasıllığı, bu hastalığın seyrini değiştiren bir özellik içerir. Tahkikî iman ve tam ihlâs, adavet hastalığının kalbe yerleşmesine mâni olur.
İnsan kendindeki değerlerin farkına vardığı ölçüde karşıdaki insanın değerlerini de anlar ve muâmelede bulunur.
İman, İslâmiyet, din, peygamber, millet, vatan ve dâvâ gibi ulvî değerlere sahip bir insan, kardeşinde de aynı değerleri önemseyecek ve muhabbetini bu değerler üzerine bina edecektir. Yani iman ve İslâmiyet’e, Kâbe hürmetini göstermeyen bir insan veya bu değerleri çok da önemsemeyen birisi, karşısındaki mü’min kardeşi ile arasındaki nurânî rabıtaları fark etmeyecek ve hatta çakıl taşı hükmünde olan kusurlarını önemseyecek ve büyütecektir. Böylelikle mü’min kardeşine karşı adavet hisleri besleyen bir kimse aslında imanî derecesinden haber vermektedir. Çünkü insan kendindeki ölçücüklerle etrafındakileri ve hadiseleri değerlendirir. Her şeye iman ve İslâmiyet nokta-i nazarından bakabilmek yüksek bir imanın yansımasıdır. Dolayısıyla adâvet hastalığına tutulan ehl-i iman, nefis ve gurur damarıyla hareket etmekte, mânevî hayatında da akıl ve kalbin sustuğu, nefsin aktif olduğu bir durum içinde bulunmaktadır. Bu da bir mü’min için en tehlikeli ve her türlü günahın, zulmün kapılarının açıldığı bir hâldir.
Bediüzzaman’ın Uhuvvet Risâlesi’nde yaptığı adavet ile ilgili dersler kişinin kendi iç dünyasını anlaması, hislerini kontrol etmesi açısından son derece önemli bir test niteliğindedir. Kişinin adavet hastalığına tutulup tutulmadığını anlamak açısından bir dizi tesbitler sunar. Meselâ, adavet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttır ve ikisi bir kalpte hakikatiyle bulunmaz der.
Genelde adavetin bir kişi veya kişiler üzerinde yaşandığı düşünülür. Oysa bu hastalık kalbe girmişse böyle bir insan muhabbet ettiğini düşündüğü insanlara da hakikî muhabbetli olamaz. Çünkü iki zıt kavram bir kalpte bulunmaz. Kalpte hakikî muhabbetin olduğunun işareti, mü’min bir kardeşinden fenalık gördüğünde veya onun bir günahına şahit olduğunda kardeşinin bu durumundan dolayı ona acır, duâ eder ve lütufla ıslâhına çalışır. Aksi haldeki tavırlar, yani mü’min kardeşe karşı mümâşaât (hoş geçinmek için hiçbir şeye karışmamak), tasannû ve hatta müdahene (dalkavukluk) gibi tavırlar sergileniyorsa, bu adavet hastalığına tutulmuş bir kalbin belirtileridir. Maalesef müdahene ve mümaşaât, günümüz ehl-i imanında da görülen ve insanı kişiliksizleştiren kötü ahlâktandır.
Müdahene, bir yanlışı, günahı gördüğü zaman bunu düzeltecek kudret ve güce sahip olduğu halde sessiz kalmaktır. Bu, ehl-i iman kardeşini gerçekten sevmeyen ve kalbinde hakikî muhabbet olmayan kimselerin özelliğidir. Mü’minlerde adavet, ihlâsı ve adalet duygularını bozan çok tehlikeli bir hastalıktır. Kalbe girmesine yol vermemek, hem şahsî hayatın, hem sosyal hayatın istikameti için şarttır. Zira ittihad, ittifak, tesanüd gibi kabiliyetlerin ortaya çıkması ancak tam ihlas ile mümkün olacaktır.
İhlâs sadece ibadetlerde riyadan kaçma değil, aynı zamanda aklî ve ahlâkî projeler için bir araya gelmek, muhabbeti tesis etmek, omuz omuza vermek, birlikte hareket etmek anlamlarına gelmektedir. İhlâsın en zor gerçekleşen ve nefse en zor gelen ilkesi ittihaddır. Çünkü yüksek bir iman, uyanık bir akıl ve muhakeme, salih bir kalp ve sâfî bir muhabbet lâzımdır.
Dolayısıyla yanı başındaki mü’min kardeşiyle ittifakı vifakı sağlayamayan bir insanın hizmetlerinde ihlâslı olması mümkün değildir. Şahsî hayatındaki ihlâs, yani ibadetlerini riyadan uzak tutması tam bir ihlâs anlamına gelmez.
Hâsılı; Bediüzzaman, ihlâsı çok farklı boyutlarıyla ele almış, sadece ubudiyetlerde riyadan uzak olmak değil, sosyal açıdan tesanüd ve ittifakın da temeli olma nokta-i nazarından bakmıştır. Yirminci Lem’a olan İhlâs Risâlesi ehl-i hakkın vifak ve ittifakı noktasında ihlâsın önemine dair dersler ihtivâ ederken, Yirmi Birinci Lem’a olan İhlâs Risâlesi hem şahsî ve psikolojik açıdan, hem de manevî hastalanmaların sirayet ettiği toplumsal hastalıkların tedavisi noktasında ihlâsı ele almıştır. Amellerin ruhu ihlâs olduğu gibi, İslâm kardeşliğinin, ittihadın ruhunu ihlâs oluşturacaktır. Ancak iç âleminde ihlâs hakikatini yaşayamayıp yanı başındaki mü’min kardeşi ile ittifakı sağlayamayanların daha büyük dairelerde ittihad-ı İslâm adına yapacakları pek bir şey yoktur.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*