Kurbandan öte…. Kurbandan ziyade…

Her Kurban Bayramı’nda âdettendir, bunca hayvanın boğazlanmasının bir vahşet olduğu dile getirilir. Gerçi böylesi ifadelere itibar edilmemeli; ancak yine de destursuz bağa girenlere iki kelam etmek lazımdır. Zira bu işin “boğazlanma” değil, bir “kurban” meselesi olduğu hatırlatılmalı ve hangi pencereden bakmaları gerektiği vurgulanmalıdır.

Evvela zâhirperestlerin görünüşe aldanmaları olaya iman ve İslamiyet penceresinden bakmamaktan ileri gelir. Zira İslamiyeti kabul eden birisinin ölçüsü Kur’ân ve sünnet olmalıdır. Dahası, işin sırrını kabullenmelidir. Yani yapılan ibadetin “kurbandan öte” ve dahi “kurbandan ziyade” bir şey olduğunu idrak etmelidir. Böyle olmadığı takdirde, önemli bir yanlışlığa düşülmesi muhakkaktır.

Bu bağlamda kurban, hissetmek, cana can olmak ve sevdiğini ikrar etmektir. Kurban ibadeti Allah’a yakın olduğunu veya en azından yakın olmak isteğini ifade etmenin nişanesidir. Zira bütün bu düşüncelerin kökeni tâ  Hz. İbrahim kıssasına kadar gider. Bu da Hz İbrahim’in, Cebrail (as) vasıtasıyla “Allah yolunda oğlunu kurban etmesi” ile ilgili emrin hakikatini aralar. Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmeyi hakiki bir imanla kabul etmesi ve Hz. İsmail’in, büyük bir teslimiyetle babasını teselli etmesini hatırlatır. Böylece Hz. İbrahim’deki kayıtsız şartsız itaat ile Hz İsmail’deki teslimiyetin müminlerin üzerine farz olduğunun tasdiki ortaya çıkar.

İnsan, baba ve oğulun Allah’ın emrini yerine getirmek için “Minâ” denilen güzergâhta ilerleyişini hayal ettikçe, ne kadar tatlı ve ulvî bir maşerî vicdanın İslam dünyasına hâkim olduğunu daha iyi anlıyor ve tarifi imkânsız bir hazzı yaşıyor. Dahası, söz konusu itaat ile teslimiyeti bozmaya çalışan şeytanın, kararlarından caydırmak için bir kılığa bürünüp Hz. İbrahim’in hanımına giderek, bir evladı boğazlamakla kurban etmenin dehşetli bir şey olduğunu anlatması, Hz. İbrahim’in hanımının iman dolu bir kalple şeytanın umudunu kursağında bırakması, Hz İbrahim’in babalıktan gelen duygularından faydalanarak, onu caydırmaya çalışması, ancak bu sefer de büyük bir ihlasla örülmüş sebatkâr bir imanı karşısında bulması, bir hamle daha yapma ümidiyle Hz İsmail’i isyana teşvik etmesi, ancak babasının bıçağı boğazında dururken imanla dolu bir teslimiyeti yaşayan Hz. İsmail’de zerrece bir tereddüdün olmaması ayrı bir ibret konusudur. Zaten “Onların etleri ve kanları kesin olarak Allah’a ulaşmaz, ancak O’na sizden takva ulaşır. İşte böyle, onlara sizin için boyun eğdirmiştir; O’nun size hidayet vermesine karşılık, Allah’ı tekbir etmeniz için. Güzellikte bulunanlara müjde ver. (Hac/37)” âyetinde de bu hakikat dile getirilir.

Peki yeryüzünde bunlar olurken arş-ı âlâda neler olur? Gök yarılır ve Cebrail elinde bir koçla, üç kere “Allah ü ekber” derken; Hz. İbrahim “La ilahe İllallah” der. Yine Cebrail üç kere “Allah ü ekber” derken,  Hz. İsmail “Velillahilhamd” der. Cebrail (as) Hz. İbrahim’e gelerek, gösterdikleri sabır, teslimiyet ve tevekküle karşılık, Hz İsmail’in yerine koçun kurban edilmesi yolunda Allah’ın emrini tebliğ eder.

Şimdi anlatılan tüm bu anekdotları alt alta getirince, Kurban Bayramı’nda cami içinde üç kez “Allah ü ekber” bir kez “La ilahe illallah” yine üç kez “Allah ü ekber” ve sonunda “Velillahilhamd” ifadelerinin yankılanışı daha bir anlam kazanmaz mı? “Kurban”lık koçlar için bıçaklar bilenirken, Hz. İbrahim kıssasında yaşananları ifade eden olayları tasvir eden tekbirlerin mânâları ruha işlemez mi? Allah rızası için, “Allah için kurban kes!” emri yolunda yapılanlara şâhit olmak, mü’min için büyük bir an olmaz mı!

Ya Rab! Ancak senin yolunda her şeyi göze alarak iman, teslimiyet ve tevekküle sarılanların “Halilullah (Allah dostu)” olmaya namzet olacağını idrak etmek ne kadar güzel! Rabb’im! Anladım ki, kurbanla yaşanır kurb ânı!

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*