Aile problemlerinde duâ faktörü

Duâ ile ilgili bir yazı kaleme almamın sebebi, son zamanlarda aile fertleri arasındaki iletişim problemleri ile ilgili yazdığım yazılar vesilesiyle birçok mailler almış olmamdır. Bu maillerin birçoğunda okuyucular, çaresizliklerinin had safhaya geldiğini, ne yapacaklarını bilemediklerini, hatta duâlar ettikleri halde bir türlü problemlerinin düzelmediğinden bahsetmektedirler. Allah’ın yapmış oldukları duâlarını kabul etmediğini söyleyen bu okuyucuların, duâların âdâbı ve şartları ile ilgili problemlerinin olabileceğini düşündüm.

 

Bu yüzden duâ ederken esbâb-ı kabul dairesinin neler olduğunu bilmenin duâların makbuliyetini arttıracağı hakikatinden yola çıkarak, duâlar ile ilgili birkaç noktayı belirtmek istiyorum. Mü’min insan, hayatını belli bir seviyede programlayıp, Allah’a olan intisâbını kuvvetli tuttuğu sürece, Yaratanın ona rahîmâne tecellilerde bulunacağı umulur. İnsan, sıkıntı, problem, musîbet ve hastalıklarla tasaffî ederek mertebe kat eder. Bu sıkıntı anlarında Cenâb-ı Hakk’ın kulundan beklediği, acziyetini anlamakla beraber gerek kavlî, gerek fiilî duâsını yerine getirmesi yani ona teveccüh etmesidir. Teveccüh ise, bir mânâda her şeyi unutup, O’na yönelmeyi ve sığınmayı ifade eder. Böylelikle kuvve-i mâneviye kuvvetlenir. Zira insan duâ ile her şeye gücü yeten Zat’a dayanmış olur. Kul, acizlik ve fakirliğini anladığı ölçüde rahmet-i İlâhiyeyi celb etmiş olur. Kulluk yaklaşımında insan ubudiyetini sadece emr-i İlâhî ve rıza-i İlâhî için yapar. Bu şekildeki yaklaşım rıza-i İlâhîyi celb eder. Hikmeti de iktiza ederse, ne için duâ ediliyorsa, Cenâb-ı Hak onu verir. Ya daha güzel bir sûrette kabul eder ya da ahiret için kabul edecektir. Kula düşen, neticeye karışmadan kulluk edebini bozmadan dergâh-ı İlâhiyeye ilticâdır. İnsanın içinde tasanın, kederin, üzüntünün hâkim olması sonucu mantık ve muhakemesini yitirmekte, kendisini çaresizliğe salıvermektedir. Bu da hayatındaki bozuk düzenin daha da bozulması anlamına gelir. İşte bu merhalede Allah’a ilticâ etmek, bu badirenin atlatılmasında ilk adımdır. Çünkü duâ ile atılacak adım, kudreti her şeye yeter Cenâb-ı Hakk’ın kapısını çalmak anlamında olacak. Bu hâl, neticesi ne olursa olsun, insanın kuvve-i maneviyesini güçlendirecek, moral gücünü arttıracaktır. Bundan sonraki yapacağı fiilî duâların enerjisini bu şekilde toplamış olacaktır. İnsanın duâ etmesine sebep olan şey, içinde bulunduğu durumdan rahatsızlığı, hüznü ve kederidir. Duâyı yaparken aslında gaye-i hedefi huzuru yakalamaktır. İşte bu düşüncelerde yapılan duâ, daha baştan insanın sıkıntı, depresyon ve hüzne karşı cephe almasını sağlayacak ve kendisini güçlü kılacaktır. Zira stres, inancı, ümidi ve geleceğe dair gaye-i hayâli olmayan insanların yaşadıkları bir hâldir. İhlâs ile yapılan duâlar, rahmet kapısını kuvvetli çalmak anlamındadır. Duâların makbul olması, kavlî duâ ile beraber fiilî duânın da yapılmasını gerekli kılar. Yapılacak işlerde, atılan adımlarda, sebeplere uymada kusur etmemek gerektiği gibi, neticeyi de sebeplerden değil, Allah’tan beklemek esastır. İşte bu yüzden duânın âdâbını bilmek çok önemlidir. Duânın psikolojik olarak en önemli faydası, kişiye yalnız olmadığını hissettirmekle, ümit duygusunu ayakta tutmaya yardımcı olmaktır. Çünkü kendisini çaresiz hisseden ve psikolojisi bozulan insan kendisine bir sığınak bulduğunda kaygıları azalacaktır. Duânın gücünün en çok hissedildiği anlar, ızdırar halleridir. Böyle aciz haldeyken edilen duâ, enaniyetin diri olduğu zamanlardaki edilen duâlardan daha makbul ve kabule karîndir. Çünkü bu anda duâ, daha bir kulluk bilinci içinde yapılır. Yani acziyetin ve fakrın en derin anlaşıldığı hallerdir. İnsan problemlerinin artık dayanılmaz hâle geldiği ve ciddî psikolojik rahatsızlıkların doğduğu anlar ızdırar halleridir ki, böyle anlarda duânın akla gelmesi ve duânın edilmesi bir fırsattır. Zirâ Peygamber Efendimiz (asm) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurur: “İçinizden her kime, duâ kapısı açılmış ise, muhakkak ona rahmet kapısı açılmıştır.” İman-ı Rabbânî de şöyle der: “Bir şeyi istemek ona nail olmak demektir. Zira Allah, kabul etmeyeceği duâyı kuluna ettirmez.” Duâlar inen belâya da, inmeyen belâya da faydalıdır. Bediüzzaman, Kader Risâlesi’nde, “Duâ ve tevekkül hayra olan meyli arttırır” demiştir. Bu yüzden mü’minin silâhı olan duâyı ihmal etmemesi, dünya ve ahiret huzuru için önemlidir. Fakat mü’minler maalesef duâ silâhının farkında değildir. Oysa duâ, öyle bir güçtür ki, fakir, garip, güçsüz, hasta, musîbetzede nice insanlar samimane duâlar ile nice zalimleri, hastalıkları ve musîbetleri yenmiştir. DUÂNIN TESİRİYETİNİ KIRAN ENGELLER Duâ edildiği halde, tesirinin görülmediği düşünülüyorsa, burada iki husus düşünülebilir. Öncelikle duânın daha vaktinin bitmediği düşünülmelidir. Kulluğa yakışan budur. Çünkü istediğimiz neticeler, aslında sadece o talebimizle ilgili duâların vaktidir. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle “Duâ bir ubudiyettir (ibadettir); ubudiyet ise, semerâtı (neticeleri) uhreviyedir (ahirete bakar). Dünyevî maksatlar ise, o nev’î duâ ve ibadetin vakitleridir; o maksatlar gayeleri değil.” Dolayısıyla istediğimiz neticeye henüz kavuşamamış olmamız, o duânın vaktinin devam ettiğini gösterir. İkinci olarak; “Acaba duânın kabulüne engel bir durum mu var?” diye düşünülebilir. Zirâ, her duâ makbul duâ değildir. Duânın şartları, âdâbı yerine getirildiği takdirde, duâ makbul duâ sınıfına dahil olacaktır. Makbul duâların önemli şartları ise, önce mânevî bir temizlik, nedâmet ve tövbe, sonra makbul bir duâ olan salâvât-ı şerifeyi okumak, sonra duâyı yapmak ve sonra yine makbul bir duâ olan salâvatı getirmektir. Duâda huzur-u kalp, ihlâs, huşû çok önemlidir. Zirâ dil ve kalbin imtizacı, duâyı samimileştirir. Peygamber Efendimiz (asm) bir hadis-i şerifinde, “Duâlarınızı kabul edileceğine inanarak yapın, fakat Allah’tan gafil bir kalbin duâsını Allah kabul etmez” buyurmuşlardır. Duâda acele etmemek de, yine duânın âdâblarındandır. Peygamber Efendimiz (asm), “Duâda acele etmeyen ve ‘Duâ ediyorum, fakat kabul olmadı’ demeyenin duâsı kabul olur.” buyurmuşlardır. Ayrıca, Kur’ân ve hadislerdeki öğretilen duâlarla duâ etmek, mübarek mevkilerde, zamanlarda, gecelerde duâ etmek de duânın makbuliyetini ziyadeleştiren şartlardandır. Namazlardan sonra ve özellikle sabah namazından sonraki duâlar makbuldür. İnsanın eşine, çocuklarına, anne, babasına yaptığı duâlar, mü’minin mü’mine yaptığı gıyâbî duâlar sınıfındandır. Mü’minin mü’mine en iyi duâsının şartları, aynı zamanda aile içindeki fertlerin de birbirine yaptıkları duâların şartlarıdır. Zira eş de, çocuk da, anne-baba da mü’min kardeşi sınıfındandır. Duâlar, belâları def eder. Yani belâların, sıkıntıların def edilmesinde duâ, en güçlü vesilelerden birisidir. Ancak bazen edilen duânın etkisi gözükmez. İşte böyle bir durumda kişi şunları düşünmelidir: Öncelikle, duâ ibadetinin vaktinin bitmediğini düşünerek, duâya devam etmelidir. İkinci olarak, “Acaba yaptığım duâ, makbul duâ şartlarına uygun muydu?” Üçüncü olarak, duâ ederken içinde nefret veya Allah’ın sevmediği tâbirler kullandım mı? Çünkü Allah böyle duâları da kabul etmez. Duânın kendisindeki yanlış tâbirler duânın kabulüne engeldir. Dördüncü olarak da, “Acaba duâ ederken huzur-u kalple ve ihlâsla ettim mi? Yani Allah’a tam yöneldim mi?” Zira Allah’a tam bir huşû ile yönelmeden yapılan duâ, gevşek bir yayla ok atmaya benzer, hedefi tutturması zordur. Duânın kabul olmamasına dair bir başka düşünce ise, “Acaba tövbe edilmeyen günahlarım veya haramlar olabilir mi?” diye düşünmektir. Çünkü günahların kalbi istilâ etmiş olması halinde, dilin ettiği duâya kalp iştirak edemez. Duâ, hastalığı gideren faydalı bir ilâç gibidir. Ancak kalbin gafleti onun gücünü kırar. Bunlardan başka duâ edilen kişinin durumu da önemlidir. Zira duâ ilâcının tesirini zayıflatacak veya engel olacak bir durum duâ edilen kimsede olabilir. Kişinin hâlinden memnun olması, içinde bulunduğu durumdan kurtulmak için çaba sarf etmemesi, günahların tiryakiliği ona yapılan gıyabî duânın tesirini azaltacaktır. 1997 yılında New Mexico Üniversitesi’nde kırk alkolik üzerinde bir deney yapılır. Bu deneyde bu insanlara alkolden kurtulmaları için duâ edilir. Fakat hiçbirinin halinde bir değişiklik olmaz. Çalışmayı yürüten Dr. William Miller, bu deneyin sonucunda raporuna şöyle bir not düşer: “Elde ettiğimiz sonucun ne anlama geldiği pek açık değildir.” Dr. Miller’in çözemediği nokta şu olsa gerektir: Kırk alkolik insanın bu halinden kurtulma çabası sergilememesi, fiili bir duâ yapmaması, kavli duânın tesirini zayıflatmıştır. Hâsılı, her şeye rağmen, bizler Cenâb-ı Hakk’ın takdirinin, ne zaman ve ne şartta gerçekleşeceğini bilemeyiz. Bizler kul olarak her an acziyetimizi hissederek duâ etmekle, O’nun rahmet kapılarını çalmakla mükellefiz. O, Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi, ya aynen istediğimizi verir, ya daha evlâsını verir, ya da ahiretimiz için kabul eder. İnşâallah, hem duâ âdâbını, hem de kulluk âdâbını yerine getirdiğimiz takdirde ettiğimiz duâların makbuliyeti ziyadeleşecektir.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*