Bir ilâhinin hikâyesi

“Uyan ey gözlerim gafletten uyan / Uyan uykusu çok gözlerim uyan / Azrail’in kastı canadır inan / Uyan ey gözlerim gafletten uyan / Uyan uykusu çok gözlerim uyan.

Seherde uyanırlar cümle kuşlar / Dilli dillerince tesbihe başlar / Tevhid eyler dağlar taşlar ağaçlar / Uyan ey gözlerim gafletten uyan / Uyan uykusu çok gözlerim uyan.

Semâvâtın kapuların açarlar / Mü’minlere rahmet suyun saçarlar / Seherde kalkana hulle biçerler / Uyan ey gözlerim gafletten uyan / Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Bu dünya fanidir sakın aldanma / Mağrur olup tâç-u tahta dayanma / Yedi iklim benim deye güvenme / Uyan ey gözlerim gafletten uyan / Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Benim, Murad kulun, suçumu affet / Suçum bagışlayub günahım ref’et / Resûl’ün sancağı dibinde haşret / Uyan ey gözlerim gafletten uyan / uyan uykusu çok gözlerim uyan.”

 

Ey nefsim!

Padişah 3. Murad, bir gün sabah namazına kalkamamanın hüznü ile yazmış bu satırları. Rabbinden af dilemek için, koca cihan padişahı olduğu halde aczini zaafını anlayıp Rabbi’nin rahmet kapısına iltica edip aff-u merhamet ümidiyle dilinden dökülmüş satırlar. O büyük zât, namazın ehemmiyetinin farkına varmış ve Allahu a’lem tövbe istiğfarı da kabul olmuş ki, meşhur bir hâle gelip bizlere ibret olmuş.

Şimdi nefsimi karşıma alıp derim ki:

Ey nefsim! Kaç kere pişman olup da gözyaşı akıttın sabah namazına kalkamadın diye? Kaç kere üzülüp pişman oldun bir vakit namazı kaçırdın diye? Kaç kere terk ettin sımsıcak odaları da, buz gibi soğuk sularla abdest aldın? Kaç kere arkadaşların arasındaki lezzetli muhabbete namaz molası verdin. Namazını vaktinde kılıp, ruhun kana kana içti mi o rahmet suyundan? Bütün zerrelerin gıdasını aldı mı ibadetlerle, yoksa ey nefsim, senin ruhun hiç acıkmaz mı, acıkır da zorla aç mı bırakılır? Yoksa, ruhuna hiç iftarı olmayan oruçlar mı tutturursun?! Orucu bedenimize tutturmalıyız, ruhumuza değil?

Ey nefsim! Namaz benim olmazsa olmazım mı?

İşe güce dalıp namazı geçiriyor muyum, yoksa şu an abdest almak çok zahmetli olacağı için kazaya mı bırakıyorım, ya da kılsam bile hemen şu namazı aradan çıkarayım da tekrar dünya hayatına geri döneyim mi diyorum? Her ezan okunduğunda nefisle namaz kılmak veya kılmamak mücadelesi devam ediyor. Bu mücadele olmasa, herhalde imtihan olmaz. Bu imtihan da olmasa, insan kemâle eremez, kâmil olamaz.

Namazın ehemmiyetini kâmil olanlar daha iyi anlıyor. Ben onlara “Namaz İnsanı” demeyi uygun buluyorum. Çünkü hayatlarının her ânını Rabbine karşı olan borcunu ödeme, Rabbinin verdiği nimetlere teşekkür etme azmi, gayreti, şevki içinde geçiriyorlar. Ona göre de yaşıyor. Namaz insanı için namaz kâinatta hiçbir şeye değişilmiyecek, fedâ edilemiyecek, olmazsa olmazı konumunda oluyor. Ezan okunduğu andaki en önemli vazifesi, vakti edâ etmek olan bu namaz insanlarının hassasiyetlerini kavramakta bazen idrakim yetersiz kalıyor. Bazıları uyku için namazı terk ederken, Namaz İnsanı olan o kâmil zatlar ise namaz için uykuyu terk ediyor… Şu asrımızdaki en büyük Namaz İnsanlarından biri de Üstad Bediüzzaman Hazretleri.

Üstad Bediüzzaman’ın hayatında namazla ilgili bir çok enstantane bulmak ve bunlardan ibret almak mümkün. Namazın vakti girdiği anda kayığın içinde olduğu halde hemen namazı kılması, elleri kelepçeli iken namazın vakti girince yanında bulunan askerlerden müsaade istediği halde izin vermemeleri ve kelepçelerin kendiliğinden çözülmesi üzerine Üstadın “Bu, olsa olsa namazın kerâmetidir” buyurması, mecliste en evvel namaz ile ilgili beyânâtta bulunması ve “Kâinatta en büyük hakikat imandır, imandan sonra manazdır, namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduddur” hakikatini kör gözlere de göstermesi ve daha niceleri…

Sözler’in tam bir ihlâs ve samimiyet ile yazıldığı ve oradaki hakikatlerin en zirvesini Bediüzzaman’ın yaşadığı aşikâr. Okudukça, insan, vazifesinin ne kadar önemli olduğunu, namaz kılmamanın ne kadar büyük bir hasaret olduğunu tekrar tekrar anlıyor.

Nefisle giriştiğimiz bu mücadelede 4. Söz, 9. Söz, 21. Söz, nefse karşı elimizdeki en büyük hakikat silâhları. Hani şunu da düşünmeden edemiyorum: Bu hakikatleri okumasaydım, acaba şimdi namazla aram nasıl olurdu? Allahu a’lem, nefisle olan mücadelede her defasında yenilirdim. Şimdi daha iyi anlıyorum, Risâle-i Nurların şu zamanın yaralarına Kur’ân-ı Hakîm’in eczahanesinden gelen ilâçlar olduğunu. Yoksa, yaralarımıza derman bulmak ne mümkün?

Ey nefsim, aç şu gözlerini de gafletten uyan, zira namaz şu kâinatta sana bu kadar masraflar yapan, her an sana sayısız nimetler veren Zât’a karşı en küllî teşekkürdür.

Ey nefsim, kendine gel, şu gaflet bataklığında boğulma. Üzerine saçılan rahmet suyundan istifadesiz kalma. Yoksa hem dünyada, hem de ahirette hasarette kalanlardan olacaksın. Allah cümlemizi muhafaza etsin.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*