Cemaatlere saldırmak insafsızlık değil mi?

Bilhassa 2011’den sonra sosyal hayatın tabii bir sonucu olan tarikat ve cemaatlere saldırmak, yıpratmak, âdeta toplum hayatından silmek temel bir vazife olmuş! PKK ve dinsiz mütecavizlere göstermedikleri hiddet ve şiddetle cadı avına tabi tutuyorlar. Sosyal medyada da “tarikat ve cemaatler zararlı unsurlar” olarak lanse ediliyor.

Halbuki, Türk devletlerinin çoğunu tarikat ve cemaatler ihya ve inşa etmiştir! Ahî Evran bin Abbas Velî (1171 – 12 Nisan 1261) ve Nakşibendi şeyhlerinden İmam-ı Şamil gibi…

Evvela herkesin şu gerçeği kabul etmesi, anlaması gerekir: “Bütün hak tarikler Kur’ân’dan alınmıştır.” (Sözler, s. 263.) Dolayısıyla bunlara bilerek veya bilmeyerek bunlara çatanlar, Kur’an hakıkatleriyle çatışıyor. İkincisi: “Tarikatin gaye-i maksadı, marifet ve inkişaf-ı hakaik-i imaniye olarak, Mirac-ı Ahmedînin (asm) gölgesinde ve sâyesi altında kalp ayağıyla bir seyr ü sülûk-i ruhanî neticesinde, zevkî, hâlî (ruh ve bedene yansıyarak, yaşanarak) ve bir derece şuhudî (müşahadeye dayalı) hakaik-i imaniye ve Kur’âniyeye mazhariyet; ‘tarikat,’ ‘tasavvuf’ namıyla ulvî bir sırr-ı insanî ve bir kemÂl-i beşerîdir (insanın mükemmelleşip olgunlaşmasıdır).” (Mektûbât, s. 428.)

Tarikatin en önemli unsurlarından birisi olan seyr-i sulûk, “İnsanda bulunan maddî ve mânevî her bir uzuv, Allah’a açılan bir pencere ve şuûnât-ı İlâhiyeyi gösteren şâhitleri” düşünmek ve tefekkürdür. Sırr-ı insani, insan kalbinde Allah’ı müşâhede eden Rabbânî bir duygudur. Böylece bir lâtîfe-i Rabbânîye olan sırrın vazîfesi “müşâhedetullahtır/varlıklar üzerinde Allah’ın isim ve sıfatlarının yansımalarını gözlemdir.” lâtîfe-i Rabbânî, Allah’ın kainatta olan rububiyetini hissedip, onunla gıdalanan ve onunla nefes alan ince ve lâtif bir duygudur. Bediüzzaman bu duyguyu kalp ve ruhtan daha ince ve latif olduğuna işarettir.

Peki, bunların hangisi Kur’an, Sünnet, İslamiyet, hakikat, ilmi ve tarihi gerçeklere aykırıdır?

Batıl tarikatleri veya suistimal eden mensuplarını bahane ederek, tarikatin hakikatine karşı gelmek akıl, mantık, iz’an, insaf, vicdan, hatta insanlıkla bağdaşır mı? Bu, yanlış teşhis, ameliyat ve tedavi yapan doktoru bahane ederek tıp ilmine; yanlış proje çizen mühendis yüzünden hendeseye; suistimalci bir mensubundan dolayı mesleğe saldırmak gibi bir cehalettir!

“İnsaf ediniz. Bir râfızî (râfıza “bir fikir veya bir gruptan ayrılan kişi yahut topluluk) bir hadise yanlış mânâ verse veya yanlış amel etse, acaba hadisi inkâr etmek mi lâzımdır, yoksa o râfızîyi tahtie edip (hatalı görüp) nâmûs-u hadisi muhafaza etmek mi lâzımdır?” (Münâzârât, s. 57.)

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*