Fikirden tefekküre

Masivadaki en büyük hakikatlardan birisi de eşyadır. Yani bütünüyle mevcudat. Bu hakikatın aslı ve menba-ı ise eşyada tecelli eden Esma-i İlâhiye’dir. Dolayısıyla hakikatın kendisi Esma-i İlâhiye’dir. Bu tecelli burada bildiğimiz kadarıyla dünya1; orada ise cennet ve cehennem şeklindedir.

 

Bu bakış açısıyla hakikatlar ebedidir. Zira menba-ı ebedi olanın kendisi de ebedi olsa gerek. Edebiyat ise bu hakikatları ifade etmektir. Fikir burada başlar. Hakikatın ifadesi bizde fikir olarak tezahür eder. O halde hakikatın kaynağı İlahî, fikrin menba-ı ise beşerîdir.

Evet, fikir hiçbir zaman hakikatın kendisi değildir. Hakikata işarettir. Tefekkür, hakikata yol alır. “Fikir tekâmül ettikçe yenileşir, yenileştikçe hakikata yaklaşır.” 2 Şu halde fikir hakikatın bir nevî evlâdıdır.

Fikrin ifadesi şahsîlik arz eder. Ancak umumî mânâda o fikir bütünüyle bize ait olmayabilir. Zira o fikir bir başka ifade şekli ile bizden öncekiler tarafından da ifade edilmiştir. Sadece bizim ifade tarzımızdır bize ait olan. Üslûpda şahsîlik esasdır. Hiç kimsenin üslûbu bir başkasıyla aynı değildir.

Fikrimizin bizden çalındığını ifadeden önce bizim de bir başkasından aldığımızı niçin unutuyoruz? Kadirşinaslığın, vefanın gereği olarak kimden aldığımızı tesbit etmek bizdeki terbiyenin ifadesidir. Şair Bakî:

“Esrarımı Mesnevî’den aldım

Çaldımsa da mirî malı çaldım.”

derken intihal3 yapmıyor, kaynağını açıkça söylüyor. Hayırla yâd et ki, hayırla yâdedilesin…

“Güneş altında yeni bir şey yoktur.” Zira herşey zahirdir. Bir fikir, onu ilk bulanın değil, onu insanların hafızasına sımsıkı tesbit edenindir.

Bediüzzaman, “Konuşan yalnız hakîkattır.” derken, bahsettiği hakikatları kendisinden öncekilerin de neşrettiğini söyler. 4

Ancak burada Risâle-i Nuru orijinal kılan husus ifadedeki üslûbun harikulâde oluşudur. Risâle-i Nurdaki üslûbun hususiyeti ise şahsî şeylere ait olmadan Hak ve hakikatı ifade etmektir. Zira “Said yoktur. Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakîkattır, hakîkat-ı îmâniyedir.”

Evet hakîkat ifade edilirken “hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve manevî birşeye âlet edilmediğini bilmekle” mümkün olduğu hakikatı zahirdir. O halde hakikatlar inhisar altına alınamaz. Onlar mal-ı umumidir.

Hakikatın ifadesinde fikir ortaya çıkıyor. Fikir, tefekkürle kemale yol alır. Bir sonraki fikir bir öncekinden daha kâmildir. Bu da tefekkürdeki kemalin izahıdır.

Dolan bardak boşalmaya başlar. Zihnimizin fikir üretmesi, dolmasıyla mümkündür. Akledebilmek, fikir yürütebilmek için malzeme yani bilgi gerekir. Hayali binayı hakikî kılan malzemelerdir. Bilgi malzemesi ile hayalimizdeki hakikatları öğrendiğimiz bilgilerle akıl yürüterek, kendi üslûbumuzla fikrimizi söyleriz. Bu ancak zata mahsus bir tarzdır. Elbette herkesin tarzı, üslûbu kesinlikle farklı olacaktır.

Evet “mahiyet ve istidat itibariyle her şey ilme bağlıdır.” 5 İnsan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla kemale ermek için gelmiştir. Kemale ermenin yolu ilim ve duâ.

Okumak, müşahade etmek, dinlemek, yaşamak ve seyahat etmek ilim kazanmanın yollarıdır. İlim fikrimizi besler. Fikir tefekkürle mükemmeliyete yürür.

Bütün bunlar; etrafındaki eşyayı hayret ve takdirle seyreden insanı Rabbini aramaya, marifet etmeye, iman etmeye, muhabbet etmeye sevk eder.

Dipnotlar:

1- Dünya kelimesinden muradımız görünen görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen bu mevcudât, bu hayat, yani bu taraf…

2- Peyami Safa, Sanat Edebiyat Tenkit, sh. 38.

3- İntihal, çalma, başkasının malını kendine mal etme. Bir eseri kısmen veya tamamen kendisine mal etme, başka bir şairin sözünü benimseme.

4- Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, sh. 1049.

5- Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Sh. 504.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*