Güneşsiz hayat olmaz -2

Bir önceki yazının devamı kıvamında, lambamız ve aynı zamanda sobamız olan GÜNEŞ’e dair tefekküre hep beraber devam edelim istiyoruz.

Biz burada varlıkların oluşumunu kozmolojik açıdan yani ilmî ve felsefî yönden, aynı zamanda iman (inanç) ile olan bağlantılarını da ihmal etmeden, bir bütün olarak incelemeye, araştırmaya ve en önemlisi bir muhakeme-i akliye (sağlıklı çalışan bir akıl) ile tesbit etmeye çalışıyoruz. En başta insan olmak üzere bütün varlıkların (kâinatın) yaratılışının nasıl, niçin ve nedenlerini öğrenmeye çalışmak, bir insan için en önemli hayatî bir vazife telakki ediyoruz.

Kâinat ve içinde Güneş’in de bulunduğu bütün varlıklara bakışın versiyonları ( mahiyeti) niyete göre değişir. Burada önümüze iki mana çıkmaktadır. a) Manay-ı ismî. b) Manay-ı harfî. Bunları biraz açacak olursak; Manay-ı ismi: Bir şeyin doğrudan kendisi hakkında bilgi vermesi, yani kendi kendini tanıtmasıdır. Meselâ bir resim tablosuna, onun adına ve onun hesabına bakmak manay-ı ismî ifade eder. Manay-ı harfî ise: Bunun tam tersidir. Pozitif (olumlu), yani fıtri (doğal) bakıştır ki, buna da manay-ı harfî ile bakıştır denilir. Diğer bir ifadeyle bir şeye direk kendi adına ve hesabına değil, başkasını gösteren anlamıyla bakmaktır. Örneğin, bir resim tablosunda bu sefer onun ressamını görmek, diğer yandan bir sanata bakıldığı zaman, o sanatın sanatkârını görmek, bir kitaba o kitap adına değil, o kitaptan kâtibini, yazarını görebilmektir, manay-ı harfî. İşte bu bakış kâmil insanların bakış biçimidir ki, en büyük anlâm ve marifeti ifade eder.

Bütün eşyaya manay-ı ismiyle ve sebepler hesabına bakmak, insanın aklî melekelerini çıkmaza sokar. Fıtri, doğal mahiyetini ve istikâmetni kaybeder. Dolayısiyla bizim burada amacımız, bütün varlıklarda müessir-i hakikiyi (hakiki etken olanı) görmek ve nazara vermektir.

Konumuz olan Güneş’e dönecek olursak, tarih boyunca yeryüzündeki yaşamın devamı, Güneş’ın varlığına bağlı olduğu görüşü önemsenmiş ve hâkim olmuştur. Zamanla Güneş’e atfedilen bu değer, O’nu kutsayacak dereceye kadar yüceltilmiştir. Örneğin mecûsî inancında ateş temel bir role sahiptir. Hatta bu rolden ötürü dinler tarihi kaynaklarında çoğunlukla Mecusilikten, yani Zerdüştlükten, “Ateşperestlik” olarak bahsedilir. Ancak mecûsilik’te ateş bir mabûd ya da ilâh (tanrı) olmaktan ziyade, ûlühiyetın saflığı ve iyiliğın sembolü olarak kabul edilir. Ezidi’lerde de durum bundan pek farklı değildir. Ezidiler, gün doğumu ve batışında Güneş’e doğru yönelip ibadet ederler. Melek Tavus’un ışık saçtığı düşünüldüğü için, ışık saçan her şey kutsal addedilir. En büyük ışık kaynağı Güneşe dönülüp ibadet edilmesi bu yüzdendir.

Bu temel bilgileri günümüz insanlarını yakından alakadar ettiğinden biraz açmak isterim, şöyle ki, Mecûsilıkte yedi bayramdan en önemlisi “NO RÛZ” yani güncel anlamıyla bunun karşılığı “NEVRÛZ” bayramıdır. Nevrûz 21 Mart’ta tabiatın dirilmesi, yani baharın yeşile boyanması anısına kutlanır. Ayrıca bu bayram dünyanın ve ilk insanın yaratıldığı gün olarak kabul edildiğinden yeni yılın da başlangıcı sayılır.

Biz Güneş’ın hayati öneme haiz olduğunu kabul etmekle beraber, O’nun üzerinde gördüğümüz, dakik ölçü ve çok hassas düzen ve ölçülü hareket tarzından, bunun düzenleyici mucizekâr yaratıcısını, halıkını tefekkür etmeye ve görmeye çalışıyoruz.

Bu çalışmalarımız akla dayalı fikir üretme gayretinden başka bir şey değildir. Hep beraber Güneş’ın bir zaman diliminde olmadığını farz edelim. Zamanın kendisi ile varlığı ve oluşumu yine direk Güneş’le bağlantılıdır. Haliyle Güneş olmazsa, zaman mefhumu da kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Güneş’ın olmaması, her zaman gece karanlığında bulunmak ve yaşamak manasına gelecektir. Bu durumda insan oğlu zekidir. Aydınlanmak için elektrik, lamba icad ederdi. Nitekim bunları icad edip üretmedi mi? denilebilir. Güneş olmadığı zaman bunları hayal bile edemezdik. Zira lamba için fabrika, elektrik için santral-baraj inşa etmek gerekirdi. Bir daha düşünelim, Zifiri karanlıkta bu çalışmalar yapılabilir miydi? Güneş olmasaydı, insanın rızkını temin eden hiç bir meyve, sebze bitki yeşermezdi. Yağmur yağmazdı, bulutlar oluşmazdı. Zira bunlar yerdeki suların hararetle buharlaşmasına bağlıdır ki, bunun kaynağı da yine Güneştir.

Yine özde kendisine uydu bağlamında bağlı olan gezegenlerle beraber bir Güneş sistemi vardır. Bunların hepsi uzayda, merkezi sistemleri Güneş olmak üzere nizamî, düzenli, biri eksen, diğeri yörüngesel hareketleri ve seyirleri vardır. Güneşin yokluğu bu kurulu sistemin de dağılması demektir. Ki, bu da yeryüzünde hayatın sonlandırılması ve yok olmasına neden olacaktır.

Katiyetle anlaşılmalıdır ki, yüce Allah kâinat’ın düzeni için hiç bir şeyi eksik bırakmamıştır.

Yıllar önce bir hayat dergisi vardı. Orada yirmi bin kadar güneşin keşfedildiğinden bahsedildiğini okumuştum. Güneşlerın ışıkları ve ısıları kendi bünyelerinden olup, onlara bağlı uyduları vardır. Bilindiği üzere her bir güneş aynı zamanda birer yıldızdır.

Dünyamızın bağlı olduğu Güneş’ın diğer gezegenleri de vardır. Hatırladığım kadarıyla ilk okulda bu gezegenlerin 7 adetten ibaret olduğundan bahsedilirdi. Sonradan Pluton gezegeni keşfedildi ve bunların sayısı dokuza çıktı. Ancak Bediüzzaman, Allah’ın azameti sadedinde, “İşte gel, Güneş ile muhtelif on iki seyyarenin (gezegen) muvazelerine (düzenli hareketlerine) bak.” (Lem’alar. Sh.309) ifadeleriyle 12. gezegenden bahsetmesi yabana atılacak gibi değildir.

Zamanla ve teknolojinin gelişmesi ve yardımıyla bu geride kalan gezegenlerin de keşfedileceğine yürekten inanıyorum. Bu günkü makaleme Kur’an-Kerimin şu ayeti ile sonlandırayım;

“Gerçekten Rabbinizden sizlere açık deliller gelmiştir. Artık kim gözünü açar da bunları görürse, kendinedir. Kimde körlük ederse, o da onun aleyhinedir.” (Enam 6/104)

Bir sonraki yazıda aynı konu üzerinde düşünmeye devam etmek ve buluşmak umuduyla,

Mutlu olunuz. Esen kalınız.

Dr. Mehmet AKSOY

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*