Kürt Kemalizmine de Said Nursî reçetesi

alt

Bu seneki buluşmasını İstanbul’da gerçekleştirmeye hazırlanan Doğu-Batı Kardeşlik Platformunun geçen yaz Ankara’da yapılan toplantısında “Kürt sorunu” tabirinin en çok Kürtleri rahatsız etmesi ve en başta Kürtlerin “Biz sorun muyuz?” diyerek bu ifadeye itiraz etmeleri gerektiğini söylemiştik.

Evet, ortada bir sıkıntı var. Kaynağı müstebit zihniyet ve kurduğu sistem, mağduru ise herkes.
Bu “herkes”in içinde Kürtler de var, Türkler de, etnik aidiyetleri farklı olan diğer insanlar da.

Baskı ve dayatmaların “Türkçülük” adına yapılıyor olması bu gerçeği değiştirmiyor. Hattâ yer yer Türkler Kürtlerden daha fazla eziliyor.

Tek parti ve darbe devirlerindeki ceberut uygulamalarda bunun çok sayıda örneği mevcut.

Özellikle din, vicdan, fikir ve ifade özgürlüklerine yönelik ihlâller, Türk-Kürt-Arap-Çerkes-Arnavut-Boşnak-Gürcü… ayrımı gözetmiyor.

Ve resmî ideolojiye itiraz edip boyun eğmeyen herkese, bir şekilde bunun bedeli ödetiliyor.

Onun için, meseleyi Türkçülüğe karşı Kürtçülük şeklinde formülize eden yaklaşımlar, temelde aynı kısır şablonu farklı versiyonları ile devam ettirmekten başka bir netice vermiyor.

“Türkçü Kemalizm”in yol açtığı derin tahribat “Kürtçü Kemalizm”le telâfi ve tamir edilemez.
Tam tersine, yine ırkçı temeldeki reaksiyonlar, yaşanan sorunu daha da kronik hale getirir.
Çözüm için, bilumum ırkçı yaklaşımların terk edilip onların üzerine çıkan İslâmî ve insanî bir duyarlılığın geliştirilmesine şiddetle ihtiyaç var.

Ama bakıyoruz, oradaki sıkıntıyı terörle katmerlendirilmiş bir “Kürt sorunu” haline getirenler, işin Türkiye ayağında “Kürt Kemalizmi” olarak nitelenebilecek bir çizgi takip ediyorlar.

Kuzey Irak boyutunda, 60’lı yıllardan beri oraya “yatırım” yapan İsrail’in belirleyip şekillendirdiği strateji paralelinde devam eden bir yapılanmadan söz ediliyor. Bunu Filistin’den Mezopotamya’ya ve Dicle-Fırat havzalarına uzanan “Büyük İsrail” projesiyle irtibatlandıranlar var. Günümüz bölge ve dünya şartları buna izin verir mi, ayrı. Ama bu yorumu yapanlar mevcut.

Son gelişmelerle gündeme gelen Suriye ve İran Kürtleri de yine aynı projenin diğer tamamlayıcı parçaları olarak düşünülüyor olabilir mi?
Eğer öyle ise, Kemalizm-siyonizm-emperyalizm üçgeninin kesiştiği bir durum söz konusu.

Burada önemli olan, üç komşu İslâm ülkesine dağılmış olan Müslüman Kürtlerin böylesi karanlık projelerde kendilerini kullandırmayacak ve alet ettirmeyecek bir şuura sahip kılınmaları.

Ve Risale-i Nur’un önemi bu noktada da bir defa daha bütün açıklığıyla kendisini gösteriyor.
Said Nursî eserlerinde ırkçı-kavmiyetçi yaklaşımları kesinlikle reddediyor ve bunların Müslümanları birbirine düşürmek için ortaya atıldığına dikkat çekip İslâm kardeşliğini vurguluyor.

Ve özelde, Türklerle Kürtlerin tarih boyunca birbirini tamamlayan unsurlar olduğunu ve yola öyle devam etmeleri gerektiğini ifade ediyor.
Araplar için de aynı mânâları seslendiriyor.

Bu mesajlar Türkiye’de Türküyle, Kürdüyle ve diğer etnik unsurlarıyla büyük bir çoğunluğa ulaştığı ve mâkes bulduğu içindir ki, “Kürt sorunu” çok daha ileri boyutlarda kitleselleşmedi.

Ama bu mânâlardan uzak tutulan ve bilhassa laikçi-Kürtçü ideolojilerin beyin yıkama operasyonlarına maruz kalan kesimde sıkıntı oluştu.
Terör, sokak çatışmaları, taş atma eylemleri, husumete dayalı ayrılıkçı tavırlar bunun ifadesi.

Bunları olabildiği ölçüde izale etmek için yine Said Nursî’nin reçetelerini uygulamak gerekiyor.

Diyarbakır izlenimlerimizi anlatırken ifade ettiğimiz gibi, önemli ölçüde taban tutmuş olan BDP çizgisini itidal ve sağduyu noktasına çekmek için yine Said Nursî referansına ihtiyaç var.

Çünkü Bediüzzaman o kitlede de muteber.
Bu bağlamda, Mardin Artuklu Üniversitesindeki Münazarat Sempozyumu önemli bir açılımdı. Gelişerek ve yaygınlaşarak devam etmeli.
Hem Türkiye’de, hem Irak, Suriye ve İran’da.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*