Nur hizmetinde takvanın önemi

Üstad Bediüzzaman’ın helâket ve felâket asrı diye vasıflandırdığı; dakikada yüzlerce haram ve günahların hücumlarına maruz kalan günümüz ehl-i dinin yarım yamalak, taklidi bir iman ve itikatla gelen bu saldırılara karşı koyması hiç de kolay değil.

Dört tarafımızdan bizi abluka altına alan, ciddî mânâda mânevî hayatımızı tehdit eden bu günahlara, bu haramlara karşı ancak çok güçlü, tahkikî bir imanla karşı koyabiliriz.

Elbette fıkıh kitaplarındaki ruhsatlar, fetvalar geçerlidir. Velâkin Bediüzzaman’ın; ”alevleri göklere yükselen bir yangın var; içinde evlâdım yanıyor; imanım tutuşmuş yanıyor; o yangını söndürmeye koşuyorum…” diye feveran ederek haber verdiği bu dehşetli asırda, ehl-i dinin bu manevî yangından korunması için, ruhsat ve fetvalarla değil; elden geldiğince azimetlerle ve takva ile amel etmemiz çok daha önem arz ediyor.

Konu ile ilgili şu Âyet-i Kerime meallerine bakalım: “Allah katında en şerefliniz, en ziyade takva sahibi olanınızdır.” (Hucurat: 49)

“O takva sahipleri, bollukta ve darlıkta bağışta bulunanlar, öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını af edenlerdir. (Al-i İmran: 134)

“Akibet takva sahiplerinindir. (A’raf: 128)

“Ey Ademoğulları; size çirkin yerlerinizi örtecek bir giysi, bir de giyinip, süsleneceğiniz bir giysi indirdik. Takva örtüsü ise daha hayırlıdır. (Ahzab: 59)

Yüce Allah’’ın takvanın önemine işaret eden bu âyet meallerinden sonra, Hz. Peygamberin (asm); “takva rızkı çoğalttığı gibi; takvayı terk de rızkı azaltır” beyanı da câlib-i dikkattir. Bu meyanda Efendimizin (asm); “azimeti uygulayın; ruhsatı kabullenin” tavsiyeleri de her mü’minin öncelikle kendi dinî yaşantısında elden geldiğince takvayı esas alırken; diğer taraftan ruhsatla yani fetva ile amel edenlere de nazar-ı müsamaha ile bakmasının elzem olduğunu bize öğretiyor.

Bu noktada Bediüzzaman’ın; “Risale-i Nur şakirtleri, bu zamanda en büyük vazifeleri, tahribata ve günahlara karşı takvayı esas tutup, davranmak gerektir.” (Hutbe-i Şamiye: 206) Böylece bu tavsiyeleri dikkate almakla vazifeli olan Nur Talebeleri sair ehl-i dine de nokta-i istinat olup, ehl-i dalâlete iltihak etmemelerini sağlamış olurlar.

Bu meyanda Üstad Bediüzzaman’ın; “Risale-i Nur gerçi umuma teşmil suretinde değil; fakat her halde hakikat-ı İslâmiyenin içinde cereyan edip gelen esas-ı velâyet ve esas-ı takva ve esas-ı azimet ve esasat-ı Sünnet-i Seniyye gibi ince, fakat ehemmiyetli esasları muhafaza etmek bir vazife-i asliyesidir. Sevk-i zaruretle, hadisatın fetvalarıyla onlar terk edilmez.” (Kastamonu Lâhikası: 77)

Yine Üstad Bediüzzaman’ın Kastamonu Lâhikasındaki; “takva böyle zamanlarda, binler günahın tehacümünde, bir tek içtinap az bir amelle, yüzler günah terkiyle, yüzler vacip işlenmiş olur” tesbitleri de kayda değer ifadelerdir. Mesnevî-i Nuriyedeki; “insanın Allah’a karşı ubudiyeti vazifesidir. Terk-i kebair takvasıdır. Nefis ve şeytanla uğraşması cihadıdır” tesbitlerini de başta Nur Talebeleri olmak üzere bütün ehl-i dinin dikkate alması gerekir.

Son olarak Zübeyir Ağabeyin; “Her bir Nur Talebesi, takvası, şefkati ve duâsıyla mânen yağmur gibi olmalıdır. Takva sahibi oldukça, sözün müessiriyeti artar; fakat takva azaldıkça lâfızlar kalpten çıkmaz; ıslatsa ıslatsa dili ıslatır; kalpten gelmez. Onun için manevî hayatın temiz ve tahir olması şarttır” ifadelerini özellikle bütün Nur Talebelerinin dikkate alıp; ruhsatla amel etmeyi sair ehl-i dine bırakıp, kendileri dinî yaşantılarında azimetle, takva ile amel etmeleri Nur hizmetlerinin müessiriyeti açısından daha doğru ve isabetli olacaktır.

Hüseyin Gültekin

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*