Said Nursî, Ermeni ve Yahudilere nasıl bakıyor?

Hürriyetin ilanıyla birlikte Kanun-u Esasi’nin de yürürlüğe girmesi ümmetin kafasını karıştıran en büyük problemdi.

Anayasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte gayr-ı müslimlerle Müslümanlar müsavi oluyorlar, bu müsavat, ümmet açısından problem teşkil ediyordu.

Çağın getirdiği yeni bir düzenleme olan Kanun-u Esasi’nin müsavat prensibine karşı çıkan Müslümanlar; Kanun-u Esasi’yi savunan Bediüzzaman’a, bu konuda şu soruyu yöneltiyorlardı:

Sual: Gayr-ı müslimlerle nasıl müsavi (eşit) olacağız?

Cevap: Müsavat ise, fazilet ve şerefte değildir, hukuktadır. Hukukta ise şah ve geda birdir. Acaba bir şeriat, ‘Karıncaya bilerek ayak basmayınız’ dese, tazibinden men etse, nasıl ben-i âdemin hukukunu ihmal eder? Kella! Biz imtisal etmedik. Evet İmam-ı Ali’nin ( r.a.) adi bir Yahudi ile muhakemesi ve medar-ı fahriniz olan Salahaddin-i Eyyubi’nin miskin bir Hıristiyan ile mürafaası, sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim.’’1

Bu cümlelerdeki çarpıcı yaklaşıma ve hukuki açılıma dikkatlerinizi çekmek isterim.

Karıncaya bilerek basmayı ve azap etmeyi yasaklayan bir anlayış ve bir hukuk nasıl olurda gayr-i müslimdir diye bir insanın hukukuna tecavüz edebilir?

Gerçekten de orijinal bir yaklaşım. Bakın Bediüzzaman, hukukta tıkanan bir toplumun önünü nasıl açıyor? Ve üstelik bu iddiasını da Asr-ı Saadet ve sonrasından verdiği örnekle temellendiriyor.

Hukuk alanındaki bu açılımlar, devlet erki tarafından da desteklenerek makes bulmuş olsaydı ve toplumda uygulanma alanı bulmuş olsaydı, Osmanlı’nın çöküşten kurtuluşu gerçekleşmiş olacaktı.

Birçok ayrı ulustan ve ayrı dinden meydana gelmiş olan Osmanlı toplumunda, bu farklıklarla birlikte yaşamak nasıl sağlanacaktı? Bu konuda da asrın müceddidi Said Nursî’nin atıfta bulunacağı yer ve mekân yine Asr-ı Saadet’tir. Osmanlı memalikini ayağa kaldıracak iksir yine Asr-ı Saadet modelindedir.

Bu topluluklar ve din sahipleri, asayişe ve idareye ilişmedikleri sürece problem yoktu. Zira, beşere birlikte yaşama kültürünü hediye eden; İslam ümmeti ve Asr-ı Saadet modeliydi.

İslamlar, hem Hz. Muhammed (asm) hem de dört halife döneminde bir arada yaşamışlardı. Bu İslamın birlikte yaşama kültürüydü. Bunun başkaca bir dinde örneği yoktu.

“İdare ve asayişe ilişmeyen şiddetli muhalifler her hükümette bulunur. Hatta, Hazret-i Ömer’in (r.a.) taht-ı hakimiyetindeki Hıristiyanlara kanun-u Şeriatı ve Kur’ân’ı inkâr ettikleri halde ilişmiyordu.’’2 diyen Said Nursî, Afyon Mahkemesinde kendisini savunurken yine Asr-ı Saadet’ten uygulamaları örnek olarak veriyordu:

“Bir şeyi reddetmek başkadır ve onunla amel etmemek bütün bütün başkadır. Ve her hükümette şiddetli muhalifler bulunur. Ve Mecusi hakimiyeti altında Müslümanlar ve hükümet-i İslamiye-i Ömeriye’de Yahudiler ve Hıristiyanlar bulunması ve asayişe ve idareye ilişmeyenin hürriyet-i şahsiyesi her hükümette vardır’’3 derken birlikte ve bir arada yaşamanın formülünü Asr-ı Saadet örneğiyle gündeme getiriyordu.

Bu formül toplumda huzuru ve emniyeti temin edecektir.

Peki ya Ermeni’den vali ve kaymakam olursa nasıl olacak?

Ümmetin hazmetmediği, içine sindiremediği bir durumda buydu.

“Meşrutiyet, hakimiyet-i millettir; hükümet hizmetkârdır. Meşrutiyet doğru olursa, kaymakam ve vali reis değiller, belki ücretli hizmetkârlardır. Gayr-i müslim, reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farzediniz, memuriyet bir nevi riyaset ve bir ağalıktır. Gayr-i müslimlerden üç bin adamı ağalığımıza, riyasetimize şerik ettiğimiz vakitte, millet-i İslamiyeden aktar-ı âlemde üç yüz bin adamın riyasetine yol açılıyor. Biri zayi edip, bini kazanan zarar etmez.’’4

İşte müçtehit, işte hukukta açılım buna denir.

Said Nursî yukarıdaki cümlelerde hem hukuki bir açılım yapmakta hem de harika bir diplomasi dili kullanmaktadır. Zaten müceddidin görevi de değişen ve yeni ortaya çıkan hadiselere, İslamiyeti tatbik etmek değil midir? Değişen konjonktüre, yeni ortaya çıkan hadiselere hukuki çözümler üretemezseniz toplumun önü tıkanır, kaos ve kargaşa ortamı sosyal alana hakim olur.

Yeni konseptte Ermeni vatandaşlara, Yahudi sakinlere tanınan müsavat hakkıyla birlikte, onlara da memuriyet hakkı idarecilik hakkı doğmuştur. Bu durumdan hoşnut olmayan İslam toplumunun önü, hukuk alanında açılmazsa, ülkede karışıklık ve anarşi baş gösterecektir.

Bediüzzaman, yeni ortaya çıkan ve çağın getirisi olan bu duruma; İslami ve hukuki bir çözüm üreterek toplumun önünü açan sulh ve sükunu sağlayan bir hukuk adamıdır.

Müslüman camia Meşrutiyet ve getirilerine oldukça yabancıdır. Bu sebeple, asrın imamı Bediüzzaman’a tevcih edilen sorular gelmeye devam edecektir. Meşrutiyet ve Kanun-u Esasi’nin hayatımıza girmesiyle toplum ‘meclis, mebus, parlemento’ gibi kavramlarla ve uygulamalarla tanışmıştır. Ümmetin halifesi olan Padişahın yetkileri sınırlandırılarak bu yetkiler mebusların oluşturduğu meclise devredilmiştir. Ama, mecliste Hıristiyan ve Yahudi mebuslar da olacaktır. Onlar da mecliste kanun yapılırken parmak kaldıracaklar ve rey vereceklerdir. Bir Yahudi’nin, bir Hıristiyan’ın reyinin, şeriatta ne kıymeti olabilir ki?

Görüldüğü gibi ümmetin kafası bir hayli fludur.

Sual: Meclis-i Mebusanda Hıristiyanlar, Yahudiler vardır; onların reylerinin şeriatta ne kıymeti vardır?

Cevap: Evvela, meşverette (meclis) hüküm ekserindir. Ekser ise, Müslümandır, altmıştan fazla ulemadır. Mebus hürdür, hiçbir tesir altında olmamak gerektir. Demek hakim İslamdır.

Saniyen: Saati yapmakta veyahut makineyi işletmekte, sanatkâr bir Haço ve Berham’ın reyi muteberdir; Şeriat reddetmediği gibi, Meclis-i Mebusandaki mesalih-i siyasiye ve menafi-i iktisadiye dahi ekseri bu kabilden olduğundan, reddetmemek lazım gelir. Amma ahkam ve hukuk ise zaten tebeddül etmez; tatbikat ve tercihattır ki, meşverete (meclis görüşmeleri) ihtiyaç gösterir.’’5

Ve Bediüzzaman; parlamentonun işleyişi açısından da hukuki bir açılım yaparak mebusun fikrinin ve reyinin kesinlikle hür olmasından yanadır. Dolayısıyla gurup kararı adı altında mebusun fikrine ipotek koymaya sıcak bakmamaktadır.

Bu zaviyeden olarak Bediüzzaman; mecliste Yahudi ve Hıristiyan mebuslar bulunmasından rahatsızlık duymamakta ve yaptığı izahatla ve hukuki açılımla İslam ümmetini ve sosyal alanı rahatlatmaktadır.

Toplumun bu düşüncelere ihtiyacının olduğu kadar, ülkeyi yönetenlerinde Said Nursî’nin fikirlerine şiddetle ihtiyacı vardır.

Bu düşünceler sosyal sahada uygulanma alanı bulduğu anda, hem toplum, hem ülke olarak rahatlamış oluruz.

Atilla Yılmaz

Benzer konuda makaleler:

1 Yorum

  1. Çok iyi yapmış…Siyonistlerin iki yüzlülüğünden ,Hristiyanların iflah olmaz maddiyatçı menfaatperestliğinden, ne farkı varmış yani? Osmanlı Hristiyanları , Yahudileri, Meşrutiyetle Osmanlı Müslümanlarına eşit olmuyor onların devletteki paralı hizmetkarları oluyor !!! Vay ,vay vay !!! Bu mudur gerçek İslami anlayış ,yobaz olmayan, hurafe ve batıl olmayan İslami anlayış ?

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*