Said Nursi ve Ayasofya

“Ayasofya, Hıristiyanlığın İslâmiyete devir ve tesliminin bir abidesidir. Bunun için kilise iken cami olmuştur. Elbette tekrar camiye çevrilecektir.”

Bediüzzaman Said Nursî, bu sözlerle ifade etmişti Ayasofya’nın tarih boyunca taşıdığı sıfatları ve temsil ettiği değerleri. Bu sözlerde şeair-i Nasraniye olan Ayasofya’nın şeair-i İslâmiye hâline gelişinin ihtişamı, müze yapılma hezeyanı ve tekrar camiye çevrileceğinin müjdesi var.

Konstantiniye’yi fethederek senâ-i Peygamberiyeye (asm) mazhar olan Fatih Sultan Mehmed’in fetihten sonra yaptığı ilk iş, Ayasofya’nın mülkiyetini 55.000 duka altını vererek Konstantin Vakfı’ndan satın alıp hususî mülkü hâline getirmek olmuştu. (Yeni Asya 29 Mayıs 2013 s: 6 )

Adını değiştirmeden camiye çevirdiği Ayasofya’da, 1 Haziran 1453 tarihine tekabül eden Cuma günü, kalabalık bir cemaatin refakatinde Cuma namazını kılarak fiilen gerçekleşen fethi mânen de gerçekleştirmiş, ardından kubbeye hilâlli alem taktırmış, güney doğu köşesine tuğladan bir minare diktirmiş, avlusuna medrese yaptırmış; camiyi İslâm dinini tedai ettiren eserlerle donatmış ve mabede ‘fethin abidesi’ mânası kazandırmıştı.

Bu şekilde mihrabı, minberi, kürsüsü, mahfeli, minaresi, alemi ile külliye müştemilâtlı büyük bir İslâm mabedi hâline gelen kadim eserin kıyamete kadar yaşamasını sağlamak için de kendi adına bir vakıf kurmuş, Ayasofya’yı bütün müştemilatı ve vakfettiği gelir kaynakları ile birlikte o vakfa bağışlamıştı.

Fethin sembolü addedilen Ayasofya üzerinde zamanla dâhili bedbahtlar ve harici düşmanlar tarafından çeşitli hesaplar yapılacağını, ‘Bizans oyunları’ oynanacağını, yıkma değiştirme gibi fiilî ihanetlere teşebbüs edileceğini hesaba katarak vakfını sağlam esaslara bağlamıştı.

“Yerler ve gökler devam ettiği müddetçe (kıyamete kadar) benim vakfettiğim şeyin (Ayasofya’nın) bu vakfiyemde koyduğum şartlarını kimse değiştiremez, bozamaz. Koyduğum esaslar birer kanundur. Bunların bir tek noktasını kimse ne eksiltebilir, ne de çoğaltabilir. Bunları yapmak Allah’ın haram kıldığı şeylerdir.

“Nefis kilise Ayasofya, kıyamete kadar cami olarak vakfedilmiştir. Bunu, Allah’a, ahiret gününe, O’nun heybetine inanan hiçbir mahlûk; sultan olsun, hâkim olsun, bir mütegallibe olsun, değiştiremez. Vakıf şartlarını kim değiştirirse Allah’ın, meleklerin, bütün insanların ve lânet edenlerin lâneti onların üzerine olsun. Onlar hiçbir zaman hafiflemeyen azap içinde bulunsunlar. Yüzlerine bakan ve onlara şefaat eden hiç kimse bulunmasın.” (Tarih Ansiklopedisi. 5, s: 51)

Böyle müessir ifadelerin yer aldığı vakfiye şartlarına aynen riayet eden Osmanlı sultanlarının ihtimamla korudukları Ayasofya, cami hüviyetinin yanı sıra, fethin sembolü sıfatını ve İslâmın dünya hâkimiyetinin şiarı olma vasfını da asırlar boyu taşımıştı.

Osmanlı’nın yıkılıp Cumhuriyetin kurulması hengâmında Ayasofya’nın mânevî vasıflarının kaldırılmasından endişe eden Said Nursî, Mustafa Kemal’le mecliste yaptıkları görüşmede Müslüman bir devlet adamının nasıl olması, neler yapması gerektiğini anlatırken İslâm âlemini Ayasofya benzeterek mabedin abide vasfına, şeair hususiyetine dikkat çekmiş ve korunması gerektiğini ima etmişti.

M. Kemal ‘fikirlerinin sarsılmasına’ sebep olan o görüşmeden bir süre sonra, yapmak istediği inkârcı inkılâplara inatla devam etmiş; pek çok millî mânevî değeri, İslâmî şeairi değiştirmiş, 1934 yılında aldırdığı bakanlar kurulu kararı ile Ayasofya’yı ibadete kapatıp müze yaparak mabedin abidelik vasfını ortadan kaldırmıştı.

Tağutların, memlekette taun tahribatı yaptığı o yıllarda Barla’da sürgün olan Said Nursî, Risale-i Nur’u telif ve şeair-i İslâmiyeyi ihya gayretlerinin yanında yetiştirdiği talebeleri ve tesis ettiği Nur medreseleri ile cemiyetteki muttaki mü’min sayısının artmasını sağlayarak Ayasofya’nın açılmasının içtimaî zeminini hazırlamaya çalışmıştı.

Ayasofya’nın ibadete kapatılması siyasî bir karar olduğundan, sadece halkın istemesinin açılmasına yetmeyeceğini düşünerek fırsat buldukça siyasetçilere Ayasofya’yı hatırlatmaya çalışmıştı. Halk Partisi Genel Sekreteri Hilmi Uran’a yazdığı mektupta ‘Bu milletin yüzde doksanı bin seneden beri an’ane-i İslâmiye ile ruh ve kalple bağlanmış’ diyerek ihmal edilmek suretiyle imhasına çalışılan hakikatlerin imar ve ihya edilmesinin lüzumunu hatırlatmışsa da müsbet bir cevap alamamıştı.

Halk Partisi’nin ‘siyaseti dinsizliğe âlet etmesine mukabil, ‘siyaseti dine âlet etmek’ isteyen Said Nursî, 1950 seçimlerinde Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ile memlekette demokratik teamüller işlemeye başlayınca Demokrat Partililere de bazı tavsiyelerde bulunmuştu.

“Demokrata ezan-ı Muhammedî gibi çok kuvvet vermek ve Risale-i Nur’un neşrine müsaadesi gibi çok taraftar olmak ve âlem-i İslâmı, hatta bir kısım Hıristiyan devletlerini de memnun etmek için Ayasofya’yı muzahrefattan temizleyip ibadet mahalli yapmaktır.” (Emirdağ Lâhikası, s. 449 )

Bu ifadelerde de görüldüğü gibi Demokratların Arapça ezan okuma yasağını kaldırmalarını takdir etmiş, bu vesile ile dini ile barışan devletin, Risale-i Nurları neşrederek dinin doğru kaynaklardan öğrenilmesini sağlamasını, Ayasofya’yı ibadete açarak da bunu dünyaya ilân etmesini söylemişti.

Bu üç mühim vazifeyi her vesile ile Demokrat Parti mensuplarına hatırlatan Said Nursî’nin, bilhassa altmışlı yılların başlarında sık sık Ankara’ya giderek hükümet yetkililerine büyük bir tehlikenin yaklaştığını hatırlatmasının ve o tehlikeyi defetmek için Ayasofya’yı ibadete açmaları gerektiğini anlatmaya çalışmasının sebebi buydu.

Bediüzzaman, hasta hâli ile Ankara’ya kadar gelmesine rağmen hükümet yetkililerinden kimse onunla görüşmek istememişti. Son seferinde ana muhalefet partisinin aşırı tahriki yüzünden şehre girmesine bile müsaade edilmeyince üzülmüştü.

“Ben gidince alt üst olacaksınız” diyerek geri dönmüştü.

Başbakan Menderes ve dindar Demokratlar da muhtemelen Ayasofya’yı ibadete açmak istiyorlardı. Fakat Halk Partisi ile birlikte parti içindeki dine mugayir kişilerin de muhalefetlerinden çekindikleri için onun kararını seçimden sonraya bırakmışlardı.

Şayet merhum Menderes, ezanı aslına çevirirken gösterdiği medenî cesareti ve kararlı tavrı Ayasofya’yı ibadete açma hususunda da gösterebilseydi -Allahüâlem- ‘Sadaka belâyı defeder’ mealindeki hadis-i şerifin himayesine girer, kadere fetva verdirmez ve o menfur ihtilâle maruz kalmaktan kurtulurdu.

Bediüzzaman Said Nursî’nin vefatından sonra Nur Talebeleri, ihtilâlcilerin ağır baskı ve zulümlerine rağmen, Risale-i Nur hizmetlerinin yanı sıra Ayasofya’nın ibadete açılması mücadelesine de devam ettiler. Gazetelerinde dergilerinde sık sık Ayasofya’yı gündeme getirirken her vesile ile siyasetçilere hatırlatmayı da ihmal etmediler.

Nur Talebelerinin, Bediüzzaman’dan tevarüs eden müsbet hareket anlayışıyla yaptıkları siyasî münasebetlerin, içtimaî telkinlerin ve verdikleri desteğin neticesinde, 1979 yılında ara seçimleri kazanıp azınlık hükümeti kuran Süleyman Demirel’in, Ayasofya Camii’nin -hiç değilse- bir bölümünü ibadete açmasını sağladılar.

Eğer Demirel hükümeti, o zaman karar alırken biraz daha cesaretli hareket etse ve Ayasofya’nın tamamını ibadete açıp Fatih’in vakfiyesinin icaplarını yerine getirseydi, millete bir nevi ‘sadaka’ vermiş olacak ve mezkûr hadis-i şerifin himayesi altına girerek -Allahüâlem- o menfur ihtilâle maruz kalıp iktidardan indirilmeyecekti.

İhtilâl hükümetlerinden zaten öyle bir şey yapmaları beklenmezdi. Nitekim yapmadılar, yapmamakla da kalmadılar, Ayasofya minarelerinden okunan ezan-ı Muhammedîyi (asm) susturdular, caminin ibadete açılan kısmını kapattılar ve öyle kararlar almayı zorlaştırdılar.  

İhtilâlden sonra yapılan ilk genel seçimlerde halkın reyleri ile iktidara gelen merhum Özal’ın Ayasofya’yı açmak gibi bir beyanı olmamıştı. Lâkin açmakla mükellef olduğundan o da elinde yetki, arkasında güç olmasına rağmen başbakanlığı ve cumhurbaşkanlığı zamanında bu hususta herhangi bir teşebbüste bulunmadı.

Cumhurbaşkanı olduktan sonra kurduğu partinin kadit olmasında, kendisinin de Çankaya’da zehirlenerek vefat etmesinde, başka sebeplerin yanı sıra muhtemelen Ayasofya’yı ibadete açma hususunda gösterdiği ihmalkârlığın da tesiri vardır.

Merhum Erbakan muhalefette iken her vesile ile Ayasofya’nın açılmasını gündeme getirdiği, iktidarları suçladığı, her seçim arefesinde Ayasofya mitingleri düzenlediği hâlde, koalisyon hükümeti kurup başbakan olunca hiçbir teşebbüste bulunmadığı için onun da postmodern tabir edilen kansız bir ihtilâle maruz kalması mânidardır.

Şimdi başbakan Erdoğan Ayasofya ile imtihanda.

Muhalefet yıllarında ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu zamanlarda o da hocası Erbakan gibi sık sık Ayasofya mitinglerine katılır, ‘Seni ey mabedim utansınlar / Kapayanlar da, açmayanlar da’ diye şiirler okur heyecanlı nutuklar çekerdi.

Eski partisinden ayrılarak yeni bir parti kurup seçimlere girince millet onu tek başına iktidara getirdi. Üstelik bunu gittikçe artan rey oranları ile arka arkaya üç dönem tekrarladı. Her seferinde de verdiği sözde durup Ayasofya’yı ibadete açmasını bekledi.

Bu zamana kadar Erdoğan’ın Ayasofya’yı ibadete açması için eline pek çok fırsat geçti. Azınlık vakıflarının mallarını iade ederken, Heybeliada Ruhban Okulunun açılması için gayret gösterirken, Sümela Manastırında, Akdamar Kilisesinde sembolik de olsa ayine izin verirken, benzer bir kararı Fatih Sultan Mehmed Vakfı’nın malı olan Ayasofya için de alabilirdi.

Hatta Erdoğan da tıpkı Fatih’in yaptığı gibi Ayasofya’yı ibadete açmaya, Rumelihisarı Camii’nden başlayabilir ve Ayasofya’nın kapısına vurulan kilidin anahtarı mahiyetindeki Hisar Camii’ni tamir ettirip ibadete açarak ilk hamleyi yapabilirdi.

Ne var ki, zahiren ortada hiçbir engel olmadığı hâlde bunları yapmak bir yana, önceki hükümetlerin yapmadığı, ihtilâl hükümetlerinin bile cür’et edemediği bir hareketi yaptı ve Kültür Bakanının marifeti ile Ayasofya’da sefih dans gösterisi sergilenip işret konseri verilmesine müsaade etti.

Ayasofya’nın ibadete açılması için yapılan talepleri duymazdan geldi, toplanan milyonlarca imzayı nazar-ı itibara almadı. Kendisine Ayasofya’nın açılması ile ilgili soru sorulduğunda ‘Sultanahmed Camii çok boş. Hemen Ayasofya’nın karşısında. Sultanahmed dolarsa Ayasofya’yı gündeme alırız’ gibi geçiştirme cevaplar verdi.
Hâlâ cemaat Ayasofya hasret, Ayasofya cemaatten mahrum.

Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin ve milletin reyleri ile iktidara gelen başbakanların Ayasofya ile imtihanları devam ediyor. Erdoğan’ın; akıbetinin diğer başbakanlara benzememesi için önünde imkân, elinde yetki ve fırsat varken Said Nursî’nin dediğini yaparak ‘Ayasofya’yı müzahrefattan temizleyip ibadet mahalli’ hâline getirmesi gerekir.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*