Ateşte yanan genç kızlar

“Bir zaman, Eskişehir Hapishanesinin penceresinde, bir Cumhuriyet Bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raks ediyorlardı. Birden, mânevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki, o elli altmış kızlardan ve talebelerden kırk ellisi, kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar kat’î müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: “Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz.”(Asâ-yı Mûsa, s.27)

Yaşanmış hadiseler insanı kurgudan ziyade tesir eder. Sanırım yukarıda pasajı her okuyuşumuzda rikkatimize dokunmasının bir sebebi de budur. Senaryosu gerçek hayat hikayelerinden alınan filmlerin daha başarılı ve tesirli olduğu bilinen bir gerçektir.

Aslında hadise güzel başlıyormuş gibi görünüyor. Bayram, genç kızlar, raks etme gibi kelimeler insanın nefsine hoş geliyor. Tam burada üstad, “ana!” değil, o andaki “sonuçlara!” dikkat çekiyor. Meğer ki o gülmelerin neticesi ağlamakmış. O sevinçlerin sonu azapmış.

Ne hazin mi sahne değil mi? Genç kızların gülerken, Üstadın ağlaması. Üstelik bu ağlama kendi günahlarına değil, o gülen genç kızların günahlarının olması üzerinde düşünmemiz gerekmez mi? Mesleğimizin dört esasından biri olan şefkat’in nasıl yaşanılacağını gösteren ibretli bir vakıa değil mi?

Sırf bu şefkati gösteremediğimiz için belki de milyonlarca gencimizi ateşe atmıyor muyuz? Günahlar içinde yuvarlanan bir insana nasıl yaklaşmamız hususunda ciddi bir metot sunmuyor mu? “Günah işledi, hak etti!” demek sorunlarımıza çare olmuyor. Asıl mesele ateşe göndermek değil, ateşten kurtarmaya vesile olmaktır. Bunun içinde “günahkarla!” değil, “günahla!” mücadele etmek gerekiyor.

Bu maya hepimizin içinde var. Biraz tefekkür etmek, dikkat etmek çoğu zaman yeterli olur. Bilhassa Risale-i Nur okurken bu dikkati ve düşünmeyi en yüksek noktaya çıkarmalı ve gazete okur gibi okumamalıyız.

Ne demek istediğimizi daha net açıklamaya çalışalım. Yukarıdaki paragrafı okuyup buraya kadar geldiğinize göre kendinizi nasıl hissetiğinizi sorabilir miyiz? Hissiyatınızda bir değişim oldu mu? Daha üzgün müsünüz? Ağlamaklı bir halet-i ruhiye içine girebildiniz mi?

Şimdi elimizi vicdanımıza koyalım. Karşımızda genç bir kız var. “Yanıyor!” Ne yapardınız? Tabiki, hemen o yangını söndürmeye çalışırdınız. Hatta bu davranış için karşınızda insan olması da gerekmez. Küçük bir kuş, kedi veya herhangi bir hayvan da olsa yanan bir canlıya kayıtsız kalamazdınız.

Üstad’ın kırk elli genç kızın kabirde azap görmesini ve hüngür hüngür ağlamasını düşünelim mi? Bu hadisenin şefkatli yüreğine verdiği acıyı hayal edebiliyor musunuz? Daha fazla bu vakıanın yaşanmaması için söylediği “Evet, gördüğüm hakikattır, hayal değil.” cümlesi umarım intibaha gelmemize vesile olur.

Aslında bu cümle “masal, roman veya hikaye anlatmıyorum; gördüğüm hakikati anlatıyorum” feryadıdır. Gençlerimizin halini düşündükçe bu feryada kulak verme zaman gelmedi mi? İlk adım olarak fiili ve kavli dualarımızı yaparak başlayama ne dersiniz?..

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*