Helak olmayan ümmet ve iman cereyanı

Bir zamanlar devlet ve siyaset ricalinden, kendisine “siyasî tarafgir” nazarıyla bakanlara Bediüzzaman şöyle haykırmıştı:

“Hey efendiler! Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok.”

Siyasî ve dünyevî cemiyetçilikten uzak; aynı eserleri okumaktan doğan mânevî alâkadarlık ile gönüllerde kurulan Nur irfan müessesesi mensublarına, yani Risale-i Nur eserlerini okuyanlara, “Risale-i Nur Talebesi”, kısaltılmış şekliyle “Nur Talebesi” veya “Nurcu” denilmektedir.

Nurculuk bir ayrımcılık değil. Nurculuk, Allah’ın dini olan İslâm’a, Resulullah Efendimizin (asm) dâvâsına sahip çıkan Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin eserleri ekseninde bütünleşmiş manevî, fikrî ve İslâmî bir birlikteliktir, denilebilir.

Nurculuğun hakikî mahiyetini bilmeyenlerin, bilmek istemeyenlerin veya işlerine gelmediği için kasten düşman olanların, o kadar çok Nurculuk tarifleri olmuş ve olmaktadır ki, saymakla bitmez.

Bir kere ‘Nurculuk’ adı verilen bu Kur’ânî ve İslâmî hareket, şahıs ve grup endeksli değil ki, şahsın çürütülmesiyle veya grubun dağıtılmasıyla veya faaliyetlerinin durdurulmasıyla bitirilmiş olsun.

Allah’ın, Esma-ül Hüsnasına, kelâmı olan Kur’ân’a ve Resulullah’a (asm) doğrudan dayanan ve Sahabe mesleğini bu ahirzamanda icra ve ifa etmenin adı olan böyle İlâhî ve nebevî bir hareketi bitirmek beşerin haddine ve ağzına mı düşmüş?

İşte rivayet olunan bir hadis-i şerif: “Başında benim bulunduğum, sonunda İsa bin Meryem’in, ortasında (sondan önce) Mehdî’nin bulunacağı bir ümmet helâk olmaz.”1

Nurculuk, bir tarikat değildir, fakat tarikattan matlup olan neticeleri verir.

Nurculuk, siyasî bir cereyanda değildir. Fakat siyasete yön verici prensiplere sahiptir.

Nurculuk; bir cemiyet, hususan dünyevî, siyasî, maddî bir cemiyet katiyen değildir. Üstad’ın ve Nur Talebelerinin neticede beraat ettikleri bütün müdafaaları buna açık ve zahir bir delildir.

Başlaması, devam etmesi ve kemale ermesi elbette kolay olmamıştır. Devletin ve hükümetlerin dikkatlerini üstüne çeken bu hareket; hücuma maruz bırakılmış, irdelenmiş, sorgulanmış, tazyikat ve baskıların cenderesinde sıkıştırılmak istenmiştir. Mahkemeler, sürgünler, hapisler ve her türlü tehditler bu iman cereyanının müntesiplerini yıldırmamış, bilâkis iman ve mukavemetlerini güçlendirmiştir.

Böylece, cereyan-ı münafıkane olan ‘süfyaniyet’e karşı ve bir deccaliyet cereyanı olan ‘inkâr-ı ulûhiyet’e karşı Kur’ân ve Sünnete dayanan bir iman cereyanı zuhur etmiştir.

Cenâb-ı Hak, sadece Kendi rızasını gözeten bu iman ve Kur’ân fedailerini kendi hallerine bırakmamış, her zorluk içinde onlara kolaylıklar ihsan etmiştir.

Diyanet İşleri Başkanlığı 1963 tarihinde, hem de ihtilâl ürünü bir hükümet eliyle Nurculuk hareketinin resmen bitirilmesine çalışıldığı bir dönemde şu karara imza atmış ve ilân etmiştir:

“Nurculuk; bir tarikat veya bir mezheb olmayıp, Said Nursî adındaki zâtın, son zamanlarda yayılma istidadı gösteren dinsizlik cereyanına karşı, Kur’ân-ı Kerîm âyetlerini ele alarak, Risale-i Nur namıyla yazdığı eserlere izafe edilen bir cereyandır.”

Dipnot:

1- Neseî ve Ebû Nuaym

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*