Bediüzzaman, Risale-i Nur ve bir “zorlama yorum”

“Ne yapayım acele ettim, kışta geldim. Sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz.” sözlerini her okuduğumda dişlerimi sıkıyorum; çeneme doğru yayılan sızıyı ve ona eşlik eden gözlerimdeki nemi durdurmak için…

Öyle işte… Dokunur bu sözler hep yüreğime…

“Sizin için yazdığım bu dersimi okuyan ve kabul eden bütün hemşirelerimi, bütün manevî kazançlarıma ortak ediyorum” sözünü hatırlayıp, hüznümü dağıtıyorum. Demek Allah için sevmek böyle bir şey diyorum. Bizim sevdamız, dünyevî ideolojilerin zeminini teşkil eden aşağılık kompleksinin, nefsânî hevâ ve heveslerine rehberlik ettiği firavunvârî liderlerine duyulan muhabbet değildir! Bediüzzaman Said Nursî Hazretleriyle hiç tanışmadık biz, hiç görüşmedik… Aramızda kan bağı falan da yok! Uzaktan akraba hiç değiliz! Lâkin Allah için sevmeyi ondan öğrendik biz. Kâinata Allah için bakmayı, bakıldığında esmânın tecellilerini görmeyi de..

Sevmeyi Üstadımızdan öğrendik! Verdiği Mu’cizat-ı Ahmediye dersiyle Allah Resûlünü, Habibini, Peygamberini (asm) aslında ne kadar az tanıdığımızı, taklidî bildiğimizi fark ettiren de bu derslerdi hep. Efendimizi, Habibullah’ı (asm) anlatan, anlatırken “şeref-i nev-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman ve bihakkın fahr-ı kâinat” diyerek son peygamberimi yeniden tanıtan, gönülleri hüşyar eden…

“Seven sevdiğine uyar. Madem seviyorsun peygamberini, ihyâ edeceksin sünnetini… İbadetleriniz, ahlâkınız, edebiniz, merhamet-tatlı dil-güler yüzünüz, selâmınız ve dahi yeme-içme adabınız… O vakit ibadet sevabı alır, sıradan ahvâliniz. Öyle ki ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin’ 1 İlâhî fermanında bulursunuz yerinizi” demişti üslûbunca.

Celil-i Zülcemal’in kulunu ne çok sevdiğini de Üstadımızdan öğrendik biz. “Daha önce bilmiyor muydunuz, yeni mi öğrendiniz?” diyenleredir sözüm; biliyor, lâkin fark etmiyorduk. Taklidî kalmıştı gönül gözümüz, dilimiz-sözümüz… Tahkikî imana yolculukta rehber oldu, yoldaş oldu, üstad oldu Bediüzzaman! Ondan aldığımız derslerle biliyorduk ki;

İşte şu anbean yaşanan tebeddülât, tegayyürat ve şu ziyafetgâh, şu seyrangâh, şu müzeyyen kasır senin için, benim için eşref-i mahlûkat kulu için hazırlandı. Ve devam ediyordu Üstadım; Allah hakkında hulfu’l-vaad muhaldir. Vaadinden dönmek ya aczden, ya cehlden gelir. Bu ise sair derslerde ispat edildiği üzere muhaldir. Madem Allah var, elbette ahiret var.

Hakikatleri; imanın gözüyle ve Kur’ân’ın talimiyle ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle okuyup anladık ki, masnuât başıboş ve mânâsız değil, hayat tesadüflerle değil tevafuklarla doluydu. “Helâl dairesi keyfe kâfidir” derken “Meşrû neticeye gayrimeşrû metodlarla varılmaz” öğrenirken, haramî mazeretleri nurun ışığında eritmiş, şeytanî koridorları terk etmiştik.

İmanı, Kur’ân’ı, dâvâyı Üstadımızdan öğrendik biz. Talebeliği, hizmeti, sabrı, vefayı… Müsbet hareketle de hak aranacağını… Yapılan zulümlere, haksızlıklara, hakaretlere, insafsızlığa ve dahi vicdansızlığa karşı vakarla, edeple, sabırla mukabele edilebileceğini… Yakmadan, yıkmadan, vurmadan, kırmadan—kim olursa olsun—insana, mala, cana zarar vermeden de hak aranabileceğini… “Efendiliği” hep Risale-i Nur öğretti bize.

Çok eleştirilerle de karşılaştık; Risale-i Nur’a, diline, üslûbuna… Olacaktı elbet. Karanlıkla aydınlık, ilimle cehalet, samimiyetle enaniyet birarada olmaz, imtizaç etmezdi. Lâkin “zorlama yorum” eleştirisine ilk kez rastladım. Risale-i Nur’da Üstadın yaptığı izah ve ispatın, âyetlerin zorlama yorumları olduğu düşüncesi “el insaf, el aman” dedirtti hayret ve şaşkınlıkla… Üstadımın vefat yıldönümü dolayısıyla, farklı cenahlardan konusunda isim ve söz sahibi eşhasın Bediüzzaman hakkındaki yorumlarından biriydi bu hayretimin kaynağı…

Bilinir ki eleştirilecek eksik, hata, yanlışları tesbit edilecek konunun “iyi” incelenmesi, okunması, anlaşılması, dahası araştırılması gerekir. Aksi takdirde bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak sıkıntılı durumlar doğurur ki, kişinin inandırıcılığı ve güvenilirliği açısından nahoş bir vaziyettir.

Zorlama yorum; âyetlerin kastettiği, işaret ettiği, teşbih verdiği hakikatleri, kaideleri, manaları, hükümleri zorlayarak kendi fikirlerini üstelemek, ısrar etmek, kendi fikir ve düşüncelerine boyun eğdirerek farklı manalar, izahlar çıkarmak olarak tanımlanabilir ki bu iddiayı yapan en azından tek bir örnekle ispatla mükelleftir.

Misal; “Birşeyin olmasını murad ettiği zaman onun işi sadece ‘ol’ demektir, o da oluverir” 2 âyetinin izah ve tefsirine kısaca bakalım…

“Mevcudatta meşhud olan, suhûlet ve sür’at ve kesret ve vüs’at içinde nihayet intizam, gayet ittikan ve hüsn-ü san’at ve kemal-i hilkat şu âyetin vücud-u hakikisine katiyyen şehadet eder. İşte şu işleri nihayet hüsn-ü san’at ve kemal-i intizam ile yapan ve şu birbiri arkasında gelen ve zaman ipine takılan seyyar âlemleri nihayet hikmet ve inayet ve kemal-i kudret ve san’at ile değiştiren zat elbette gayet Kadir ve Hakim’dir, nihayet derecede Basir ve Âlim’dir. Tesadüf onun işine karışamaz..

“Emr-i tekvinisi kudret ve iradeyi tazammun ettiğini ve bütün eşya evamirine gayet musahhar ve münkad olduklarını ve mübaşeretsiz sırf bir emirle işler yapıldığını Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan ile ferman ediyor..” 3

Tefsirde kullanılan dilin nezaketini, letafetini, külliyetini bir tarafa bırakalım hadi, ‘zorlama yorum’ fark ettiniz mi? Ya da “Melekler ve Cebrail o gecede Rablerinin izniyle yeryüzüne inerler” 4 âyetinin tefsirini:

“Kâinatı haddü hesaba gelmeyen dakik san’atlı tezyinat ve o manidar mehasin ile ve hikmettar nukuş ile süslendirip tezyin etmesi; bilbedahe ona göre mütefekkir istihsan edicilerin ve mütehayyir takdir edicilerin enzarını ister; vücudlarını talep eder.

“Evet nasıl ki hüsün elbette bir aşık ister, taam ise aç olana verilir; öyle ise, şu nihayetsiz hüsn-ü san’at içinde gıda-i ervah ve kut-u kulub elbette melaike ve ruhanilere bakar, gösterir… Madem bu nihayetsiz tezyinat, nihayetsiz bir vazife-i tefekkür ve ubudiyet ister; halbuki, ins ve cin şu nihayetsiz vazifeye, şu hikmetli nezarete, şu vüs’atli ubudiyete karşı milyondan ancak birisini yapabilir; demek, bu nihayetsiz ve çok mütenevvi olan şu vezaif ve ibadete, nihayetsiz melaike envaları, ruhaniyet ecnasları lâzımdır ki, şu mescid-i kebir-i âlemi saflarıyla doldurup şenlendirsin.

“Şu kâinatın keyfiyatı onların vücudlarını gösteriyor. Kâinatın herbir cihetinde, herbir dairesinde, ruhaniyet ve melaikelerden birer taife birer vazife-i ubudiyetle muvazzaf olarak bulunurlar..” 5

Örnekler çoğaltılabilir. Bir fikri, düşünceyi, inancı benimsemeyebilirsiniz… Hoşlanmayabilir, hatta sevmeyebilirsiniz de. Lâkin bu durumdaki davranış tarzı ve ifadelerin haklı bir zemini olması gerekmez mi? Hâl böyleyken Bediüzzaman Said Nursî ile aynı fikirde, görüşte olmayabilirsiniz. Bunlar başka şeydir, Üstadın tefsirinin, izahlarının âyetlerin zorlama yorumları olduğunu söylemek başka bir şey… Zorlama eleştiri, sadece sahibinin insafını değil; görülüyor ki iz’ânını da aşıyor.

Dipnotlar:
1- Âl-i İmran/31.
2- Yasin Sûresi/82.
3- Sözler, 16. Söz.
4- Kadir Sûresi: 4.
5- Sözler, 29. Söz.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*