Gerçek ile gölge arasında geçen hayat

Kâinatta ne var ne yok bir anlam üzerine kâimdir. Yani eşyanın aslı sabittir. Öyle sabit ki âyât-ı sabiteden..

Yani özetle, ne varsa onun zillinde bir anlamı da vardır. Hem de derinlerinde ne hazinelere mahfî, ne gizemlerle çevrili cihâd-ı sittesi ile varlığa âyine olabilecek cinsten..

Biz anlamıyor veya kısmen anlıyor olsak bile, o kendi zatında aslen anlamlıdır. Aksi takdirde varlığı söz konusu olamazdı ki.

Onun için olsa gerek, Johannes Kepler’in: ‘‘Bu seslerin senfonisini duyabilen bir insan, zamanın sonsuzluğunu bir anda bile kavrayabilir ve azıcık da olsa Tanrı’nın, en büyük San’atçı’nın zevkini tadabilir… sözleri dökülür dudaklarından..

Varlığı olanın da bir var olma gayesi olmalıdır. Her kapının O’na ulaşıyor olması gibi..

Bu ister eşya, ister hadise olsun fark etmez. Onun içindir ki varlık âleminde sudûr eden her hadise, ona muhatap olanlar adına muhakkak bir gaye taşır.

Bu gerçekle beraber, insan kâinatta hüküm süren bu küllî kaideyi okuyamayabilir ve neticesinde de ardında yatan gayeyi göremeyebilir.

Evet, insan yaşar, belki fâni dünya ölçülerinde uzun denebilecek bir ömür de geçirebilir. Ancak bu gerçeği fark edemeden geçen ömrün her bir saniyesi için ona ne derece yaşamak denebilirse, işte ancak ve ancak o derece yaşar.

Farkındalığa erişememiş bir ömre ne derece ömür deniyorsa işte o kadar mamur edebilir hayatını. Ama sadece o kadar.

Yani gerçek ile gölgesi arasında geçen bir ömürdür geçirdiği her bir zaman dilimi.

Baktığını görüyor sanarak geçen bir ömür. Gördüğü de gerçeğin belki sadece gölgesi olan türden.

Eline aldığı bir meyvenin nimet olduğunu bile görememek kadar bahtsız bir ömürdür o. Artık o nimeti in’âma taşıması ne mümkün! Hele ötesinde Mun’ime intikal! Ve de neticesinde nâil olacağı huzuzât-ı maneviye ve de ruhaniye!

Ve yaşadığını iddia eder bu zavallı haliyle, pür melâliyle acınası insan. Gölgeyi gerçek sanarak; gerçeğin gölgesinde..

Eşya ve hadiselere bakıp da hayretler içinde kalmamak akıl sır almayacak ölçüde ne mümkün! Eflatun’un “Mağaradaki Gölgeler”i misali. Görülenler de, görülmesi gerekenlerin sadece gölgeler.

Bu haliyle mağaranın içinde mi yoksa dışında mı, onu da bilemez.

Ve bu haliyle gölgeler mi gerçek, gerçekler mi gölge kavrayamaz.

Oysa tefekkür, mağaradan kurtulma çabaları, gerçek mânâda mütefekkir de o çabanın sonucunda zincirlerini koparmış olan.

Yani eylem, esaretten kurtuluş…

Yani eylem, gerçeği gölgeden ayırma…

Yani eylem, eşya ve hadiselerin dilini idrak ile her şeyi O’na ulaştırma ve sadece Allah ile (cc) buluş(tur)ma.

Numan Asaf

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*