İmam-ı Âzam Ebu Hanife Hazretleri (r.a.) (699-767)

Asıl adı Nu’man olan İmam-ı Azam Hazretlerinin künyesi, Ebu Hanife Nu’man bin Sabit bin Zûta bin Mâh’tır. Asıl isminden çok, en büyük imam manasına gelen “İmam-ı Azam” lakabıyla tanınır. Ebu Hanife’nin kelime manası hakka taraftar ve talib demektir.

Varlıklı bir ailenin çocuğu olarak Hicri 80 yılında Küfe’de doğan Numan, ilimle uğraşmadan evvel ticaretle uğraştı.

İlimle iştigali döneminde de ticari çalışmalarını sürdürerek, kazandığı parayla talebelerinin ihtiyaçlarını karşıladı.

Küçük yaşında Kur’anı ezberleyen Numan, kıraat-ı seba alimlerinden olan Asım bin Behdele’den kıraat öğrendi. Nu’man’ın doğup büyüdüğü yerler olan Küfe ve Basra’da, yeni Müslüman olmuş olanlara Arapça ve İslami ilimler öğretilmekteydi. Siyasi, sosyal ve ilmi faaliyetler yoğundu. Buralara muhtelif bölgelerden alim, edip, fıkıhçı, filozof ve şairlerin akın etmesiyle bir ilim merkezi haline gelmiştir. Önce Akaid ve Cedel ilmini öğrenmiş, belli bir aşamadan sonra, o dönemin inkarcı ve bid’atçılarıyla münakaşalara girişmiştir. Bu tartışmalarında, Peygamber Efendimizin (asm) yaşantısını esas alarak Sünnet-i Seniyye’yi ihya etmeyi gaye edinerek, Ehl-i Sünnet akidesinin şekillenmesinde büyük rol oynamıştır.

Dönemin ünlü alimlerinin büyük kısmıyla görüşüp ilimlerinden istifade imkanı bulan Nu’man’ın asıl hocası, Hammad b. Ebu Süleyman’dır. 720 yılından itibaren ders almaya başlayan Nu’man hocasının vefatına kadar onsekiz yıl tahsiline devam etti. Hocası bulunmadığı zamanlarda kendisine vekalet ettiğinden, ısrarlar sonucu hocasının vefatı üzerine, yerine geçerek ders vermeye başladı.

Ebu Hanife hazretleri, sahabe ve tabiinlerin devrine yetişmiş olma fırsatını iyi değerlendirerek istifade yoluna gitmiştir. Basra, Küfe ve Irak bölgesinin ileri gelen hadis ve fıkıh alimlerinin meclislerine katılarak, yüze yakın tabiin alimiyle görüşmek suretiyle birçok kimseden hadis dinlemiştir. Bizzat Ata b. Ebu Rebah, İkrime ve Nafi hazretlerinden hadis dinlemek suretiyle Mekke ve Medine ilmi hakkında fikir sahibi olmuş ve bu yolla, özellikle Hz. Ömer, Abdullah b. Abbas gibi büyük sahabilerin fetva ve uygulamaları hakkında çok önemli bilgiler edinmiştir. Yine, Malik b. Enes, Süfyan b. Uyeyne, İmam Zeyd b. Ali, Muhammed el-Bakır, Abdullah b. Hasan b. Hasan, Cafer-i Sadık başta olmak üzere çok sayıda alimle görüşerek fikir alışverişinde bulunmuştur.

İmam-ı Azam Hazretleri, devrinin büyük şahsiyetleriyle görüşüp ilmini geliştirirken, sapık fikirlerle de mücadeleden geri kalmamıştır. Bu meyanda, sapık fikirleri olan Cabir b. Yezid el-Cufi ve benzerleriyle tartışmalara girmek suretiyle fikirlerini çürütme yoluna gitmiştir.

İmam-ı Azam Hazretlerinin ömrünün büyük bir kısmı (52 yıl) Emeviler, !6-17 yılı da Abbasiler zamanında geçmiştir. Bu sebeple Emeviler zamanında cereyan eden hadiselerin büyük bir kısmı ile Abbasi Devleti’nin kuruluşuna şahid olmuştur. Bu arada idarecilerin yanlış tutum ve davranışlarına karşı çıkarak eleştirmiştir. Son Emevi halifesi II. Mervan diğer İslam alimleriyle beraber Ebu Hanife Hazretlerini memnun etmek ve gönüllerini almak gayesiyle çeşitli vazifeler teklif etmiştir. O’na, Küfe kadılığı ve beytülmal eminliği teklif etmiş ancak, her ikisini de reddetmiştir. Bunun özerine hem dövülmüş hem de hepsedilmiştir (747-748). Hapiste rahatsızlanması sonucu serbest bırakılınca Mekke’ye gidip yerleşmiş ve Abbasi Devleti’nin kuruluşuna kadar burada kalmıştır (750).

Abbasi halifesi Mansur da yeni kurulan Bağdat şehrinin kadılığını teklif eder ve bu teklifi reddedince, İmam-ı Azam hazretleri tekrar hapse konur. 767 yılında Bağdat’ta Hakkın rahmetine kavuşur. Hapiste veya çıktıktan sonra vefat ettiği rivayetlerinden ikincisinin (halifenin bizzat cenaze namazına katılmasından dolayı) daha doğru olacağı tahmin edilmektedir. Kabri, Bağdat’ta adına izafeten anılan Azamiye denilen yerde bulunmaktadır.

İmam-ı Azam’ın hayatı, büyük çilelerle geçmiş, Hakkın hatırını daima yüksek tutmuş, hiçbir hatıra feda etmemiştir. Mazlumdan yana olmuş, zülme rıza göstermemiştir.

İmam-ı Azam hazretlerinin, cömertliği, kanaatkarlığı, dürüstlüğü ve takva sahibi olmasının gerek ticaret gerekse insani münasebetlerde açıkça görüldüğü konusunda kaynaklar hemfikirdir. Mesela, bir defasında, ortağı olan Hafs b. Abdurrahman’ın yanlışlıkla defolu bir malı normal fiyata sattığını görünce, o maldan alınan bütün parayı dağıtmıştır. Ticaretten elde ettiği kazancının önemli bir kısmını her yıl, ilim adamlarına ve öğrencilere dağıtmıştır. Onların incinmemesi için de, bu malın kendisinin olmadığını, Allah’ın fazl ve keremiyle onlara nasip ettiğini, sadece Allah’a şükretmelerini, kendisinin aracı olduğunu ifade etmiştir.

İlmi konulardaki derin vukufiyetinin yanı sıra; doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen, zamanında eşine ender rastlanan bir cesarete sahip olduğu açık bir şekilde görülmüştür. Emevi ve Abbasiler zamanında, zindana atılma pahasına da olsa teklif edilen görevleri kabul etmemesiyle bir taraftan ilminin izzetini korumuş, diğer taraftan da halife ve idarecilerin yaptıkları veya yapabilecekleri yanlış uygulamalara meşruiyet kazandırabilme tehlikesini ortadan kaldırmıştır.

Cesaretinin bir başka örneği ise, Halife Mansur’un Musul halkını cezalandırmak istemesi karşısında takındığı tavırdır. Halife, isyan ettikleri takdirde kanlarının ve mallarının helal olacağı konusunda kendileriyle bir anlaşma yapmış, bir süre sonra isyan ettikleri gerekçesiyle Musul halkını cezalandırmak istemiştir. Alimlerin bir kısmı affetmelerini tavsiye etmekle beraber, halkı cezalandırdığı takdirde, haketmiş olacaklarını halifenin mesul olmayacağını belirtirken, İmam-ı Azam hazretleri ise cezalandırmaya karşı çıkarak; sözkonusu anlaşmanın geçerli olamayacağını, onları cezalandırdığı takdirde haram işlemiş olacağını, Müslüman kanını dökmenin kendisine helal olamayacağını ifade etmiştir.

Eserleri

1- El- Müsned : İçtihadlarında istifade ettiği hadisleri ihtiva eden eseridir.
2- El- Fıkhü’l-Ekber : Ehli sünnetin görüşlerini ihtiva eden bir eseridir.
3- El- Fıkhü’l-Ebsat : Akidelerle ilgili olup, oğlu Hammad ve talebelerinden Ebu Yusuf ve Ebu Muti el-Belhi tarafından rivayet edilen eserdir.
4- El- Alim ve’l-müte’allim : Ehli sü nnet akidesini soru-cevap şeklinde işleyen eseridir.
5- Er-Risale : Akideler konusunda kendisine yöneltilen eleştirileri ve ithamları cevaplandırdığı ve Basra Kadısı Osman el-Betti’ye hitaben yazdığı eseridir.
6- El-Vasiyye : Akide konularını kısaca ele alan bir risalesidir.
7- El- Kasidetü’n- Nu’maniye : Peygamber Efendimiz için yazdığı na’ttır (Mustafa Uzunpostalcı; “Ebu Haife”, TDV İslam Ansiklopedisi, X. C. s. 131-138).

İmam-ı Azam’ın Fatihanın tercümesinin okunmasına dair fetvası ve Bediüzzaman’ın cevabı

Dinsizlerin ve gizli din düşmanlarının İslamiyete hücümları perde altından olmuş, daima gerçek emellerini gizlemişlerdir. İslamın alametlerine yönelik hücumlarına çeşitli kılıflar ve görünürde masumane şekiller vermişlerdir. Bu teşebbüslerden bazıları; Ezan-ı Muhammedinin (a.s.m.) sözde Türkçe, Kur’an-ı Azimüşşanın latin harfleriyle yazılıp okunması v.s.

Fenalığa düşüp dinsizlerin oyunlarına gelen bazı alimlerin, İmam-ı Azam hazretlerinin diğer imamlara muhalif olarak; ihtiyaç halinde Arapların yaşadığı yerlerin dışında, Arapça’yı bilmeyenlerin ihtiyaçlarının derecesine göre, Fatiha’nın Farsça tercümesini okuyabilirler, cevazını delil göstererek; biz de muhtacız, Türkçe okuyabiliriz, şeklindeki ifadelere şu şekilde cevap vermiştir:

İmamların büyük ekseriyeti ve oniki müçtehid imamın bu fetvanın aksine fetva verdiklerini, “Âlem-i İslâmın cadde-i kübrâsı, o umum eimmenin caddesidir; muazzam ümmet, cadde-i kübrâda gidebilir. Başka hususî ve dar caddeye sevk edenler, idlâl ediyorlar” dedikten sonra bu fetvanın özel bir durum arzettiğini beş madde ile açıklar:

1- Fetva, İslami merkezlerden uzak beldeler için verilmiştir.

2- Gerçek ihtiyaca binaen verilmiştir.

3- Bir rivayete göre Cennet lisanı sayılan Farsça diliyle tercümesine mahsustur.

4- Fatiha’yı bilmeyenler namazı terketmesinlen diye, Fatiha’ya özel cevaz verilmiştir.

5- Fetva, imanın kuvvetinden gelen İslam sevgisi ile, mukaddesatın önündeki manileri kaldırmak ve avamın anlamasına imkan sağlamak için verilmiştir. Oysaki bizdeki istekler, imanın zayıflığından geliyor. Irkçılıktan kaynağını alan, Arapça’ya olan nefretle, imanın zayıflığından kaynaklanan tahrip meyli sözkonusudur. Gaye Arabî aslını terk ettirip niha i hedef olarak dini terkettirmektir (Mektubat, s.420).

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*