İsrail’e yarayan politikalar

Hariçteki menfi cereyanlar için, şahıslarla anlaşmak da şahısları aldatmak da hatta şahısları satranç oyunlarında yenmek bile çok kolay bir yöntem olmuştur.

Dahası, o haricî cereyanlar, hiçbir zaman Türkiye gibi bir ülkenin “Tam demokratik ve hürriyetçi prensipler” ile idare edilmesini istemezler. Asıl tercihleri, lider bazlı, şahıs merkezli bir yönetim şeklidir.

*

1983’te Türkiye’nin başında, halkın, çaresiz şekilde oylarıyla destek verdiği darbeci Kenan Evren vardı. Onu takiben, “12 Eylül Darbesinin haklılığı ve meşrûluğu bizim açımızdan tartışmasızdır” diyen Turgut Özal geldi: Önce Başbakan, ardından Cumhurbaşkanı oldu. Bu dönemlerde, baştaki şahıs hep belirleyici oldu.

Eş-zamanlı olarak (1990 yılı başlarında), İsrail için bölgede bir tehdit, yahut engel teşkil eden Irak, adeta “zalimlerin satranç oyunları” ile savaş tuzağına düşürüldü. Ülkenin her tarafı harabeye çevrildi. Yarı işgal sağlandı. Türkiye’yi yönetenler de, bu komşu ve kardeş ülkeyi tahrip eden ecnebileri seyretmek bir yana, alkışlamayı tercih etti.

*

2003’te Irak’ın ikinci kez tahrip edilmesi ile başlayıp, ardından Suriye’nin harabeye dönmesi ile devam eden son dönemde ise, Türkiye’nin siyaseten yine “şahıs merkezli ve lider bazlı” otokratik bir yönetim cenderesinin içine girdiğini görüyoruz. “Tek adamcılık” hali, adeta büsbütün “tek ve yektâ” bir sûrete girdi.

Haricî cereyanlar, işte bu vaziyetten yine cesaret alarak harim-i İslâma girmeye yöneldiler. Bu dirsek teması ile, kardeş ve komşu ülkelere istedikleri kadar hem silâh ve mühimmat sattılar, hem de sayılamayacak kadar çok Müslümanın kanını döktürerek, adeta çifte bayram ettiler.

Peki, bütün bunlar olup biterken, bilhassa İsrail günden güne palazlanırken, Türkiye’yi yönetenler ne yaptı ve ne yapıyor?

Hamiyet ehlini dağdâr eden bu vehamet karşısında, derde devâ, sadra şifâ mahiyetinde bir cevabı olan varsa, lütfen bunu kendine saklamayıp bize de anlatsın; biz de buradan yasıtalım. Tabiî, asıl mühim nokta olan İsrail’in son yirmi-otuz yıllık palazlanmasını göz ardı etmeden…

*

Bizim düşünce ve kanaatimize göre, bu zamanda Müslüman devlet ve milletleri zora sokan, bunalıma veya kaosa sürükleyen zaafların başında “rey-i vâhid, riyaset-i şahsiye” diye de tâbir edilen “tek adamcılık” şeklindeki yapı geliyor. Bilhassa 12 Eylül (1980) Darbesi’nden sonra ülkemizde de şahit olduğumuz durum, ne yazık ki ağırlıklı olarak bu meyanda…

Bundan daha da vahim olan diğer bir zaafımız ise, dinî mukaddesatın siyasete âlet edilmesidir. İdareci, ne kadar dindar olsa, hatta Sultan Abdülhamid gibi veli derecesinde de olsa, hem menfi (müstebidâne) siyasetten kaçınması, hem de kudsî değerleri siyasete malzeme yapmaktan şiddetle imtina etmesi gerekir.

Aksi halde, “İslâmiyet aşkı” gitgide zaafa uğrar; onun yerini “siyaset aşkı” almaya başlar. Siyasetçi, mütedeyyin de olsa, siyasetine muhalif gördüğü herkesi hedefe koyup kıyımdan geçirmek ister.

İşte, bu sakıncalı hale işaret ile bize hakikatli dersler veren Üstad Bediüzzaman’ın Sünûhât’taki o çarpıcı ifadelerinin kısacık bir bölümü:

“Hakikat-i İslâmiye, bütün siyâsâtın [politikaların] fevkindedir. Bütün siyasetler ona hizmetkâr olabilir. Hiçbir siyasetin haddi değil ki, İslâmiyeti kendine âlet etsin.

Dediler: Dinsizliği görmüyor musun, meydan alıyor. Din namına meydana çıkmak lâzım?

Dedim: ‘Evet, lâzımdır. Fakat kat’î bir şartla ki, muharrik, aşk-ı İslâmiyet ve hâmiyet-i diniye olmalı. Eğer muharrik veya müreccih, siyasetçilik veya tarafgirlik ise, tehlikedir. Birincisi hatâ da etse, belki ma’fuvdur. İkincisi isabet de etse mes’uldür…

Din, dahilde menfi tarzda istimal edilmez. Otuz sene Halife olan bir zat [Sultan Hamid], menfi siyaset nâmına [istifade edildi zannıyla] şeriata gelen tecavüzü gördünüz.”

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*