İyi niyetin kerameti vardır

Niyet, kalbin bir şeye yönelmesi, bir şeyi kastetmek, kararlılık göstermek, aklın önüne bir hedef koymaktır. Allah’ın rızasını kazanma arzusuyla ve O’nun hükmüne tâbi olmak üzere fiile yönelen irade olarak tarif edilmektedir.

Niyetin membaı gönül, tercümanı ise dildir. Tercüman yanılsa veya yanıltsa da işin kaynağı olan gönül hakikati idrak eder. Dil söyleyemese de gönül işin gerçeğini bilir. Onun için Mevlana, “Dilini terbiye etmeden önce yüreğini terbiye et; çünkü söz yürekten gelir, dilden çıkar” demiştir.

Sözün etkili olanı da gönülden çıkanıdır. Güzel sözde sihir vardır. Onun için gönlün derinliklerinden çıkan söz etkilidir ve etkileyicidir. Gönül ile dil arasında samimiyet bağı yoksa o söz sadece kulakta kalır, gönüle girmez. Gönülden çıkan söz gönüle iner. İyi niyet ve onu ifade eden kelimeler kulaktan gönüle akar, gönülde fiile dönüşen dalgalanmalar meydana getirir. İyi niyet kulluğun sırrıdır, amellerin de özüdür.

Hayrat ve hasenatın hayatı niyet iledir. Bütün ameller niyet ile başlar. Peygamber Efendimiz (a.s.m) “Ameller ancak niyetlere göredir”[1] buyurarak bunu veciz bir şekilde ortaya koymuştur.

Ucub, riya ve gösteriş gibi haller ise hasenatın sevabını ortadan kaldırır. Hayrat ve hasenat bir niyetle başlar, vicdanî bir şuur ile hissedilir. Bu durum fıtridir, fıtri bir duygu olarak başlar ve devam eder. Bu fıtri duygular için niyete gerek yoktur. Fıtri olarak doğar ve yaşarlar. Bunların yanına ikinci bir niyet gelirse bu ikinci niyet fıtri ahvali yok eder. “…niyet bir cihetle fıtrî ahvalin ölümüdür. Meselâ, tevâzua niyet onu ifsad eder; tekebbüre niyet onu izâle eder; feraha niyet onu uçurur; gam ve kedere niyet onu tahfif eder.”[2] Ameller niyet ile canlanır, ihlas ve samimiyet ile canlı kalır. Yaşar ve yaşatır.

“Evet, niyet öyle bir hâsiyete mâliktir ki, âdetleri, hareketleri ibadete çeviren pek acip bir iksir ve bir mayedir.

Ve keza, niyet ölü ve meyyit olan hâletleri ihya eden ve canlı, hayatlı ibadetlere çeviren bir ruhtur.

Ve keza, niyette öyle bir hâsiyet vardır ki, seyyiatı hasenata ve hasenatı seyyiata tahvil eder. Demek, niyet bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâstır. Öyleyse, necat, halâs, ancak ihlâs iledir. İşte bu hâsiyete binaendir ki, az bir zamanda çok ameller husule gelir. Buna binaendir ki, az bir ömürde Cennet, bütün lezaiz ve mehâsiniyle kazanılır. Ve niyet ile insan daimî bir şâkir olur, şükür sevabını kazanır.”[3]

Demek ki ihlas ve samimiyet işin mayası ve özüdür. İhlasla yapılan bir dirhem amel, ihlassız yapılan tonlarca amele müreccahtır. Çünkü kurtuluş ve necat ancak iyi niyet ve ihlas iledir.

Nimete bakıp nimet vereni düşünmek bir ibadettir, gerçek bir tefekkürdür. Nimetin kendisinden daha lezzetlidir.[4] Nimetler ganimet değil, birer ikram-ı İlahidir. İkramı görüp ikram edeni görmemek yakışmaz.

Bazı durumlar var ki fiilin kendisi niyettir. Aksi kesin olarak sabit olmadıkça niyetin etkisi yoktur. Fiili olarak vaki olduğu için adem-i niyet bile niyet sayılır. Farz-ı ayn şekline gelmiş cihada çıkan, hacca giden ve zekat veren insan böyledir. “Demek zıdd-ı niyet yakînen tebeyyün etmezse, cihad şahadet-i hakikiyeyi intaç eder. Zira vücub tezâuf etse taayyün eder. İhtiyarı tazammun eden niyetin tesiri azalır.”[5]

Kâinata mana-yı harfi niyet ve nazarla bakmak, marifet nurlarını ortaya çıkarır. Sanatı sanatkârına nispet eder. Eserde müessiri gösterir. Eşyayı hakiki mahiyeti ile tanıtır. Harika bir tefekkürdür ve ibadettir. Yani niyet ve nazar bir göz temaşasını ibadete çevirmiş olur. Sanatı sanatkârından koparıp bakmak o temaşayı ibadet olmaktan çıkarır, basitleştirir.

“Ve keza, nazar ile niyet mahiyet-i eşyayı tağyir eder. Günahı sevaba, sevabı günaha kalb eder. Evet, niyet âdi bir hareketi ibadete çevirir. Ve gösteriş için yapılan bir ibadeti günaha kalb eder. Maddiyata esbab hesabıyla bakılırsa cehalettir. Allah hesabıyla olursa mârifet-i İlâhiyedir.”[6]

Samimi bir niyet, az ibadeti çok eder. Külli bir niyet, külli bir neticeyi kazandırır. “…âciz bir abd, namazında “Ettahiyyâtü lillâh” der. Yani, “Bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu Sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler Sana takdim edecektim. Hem Sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın.” İşte şu niyet ve itikad, pek geniş bir şükr-ü küllîdir.

“Nebâtâtın tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir. Meselâ, kavun, kalbinde, nüveler suretinde bin niyet eder ki, “Yâ Hâlıkım! Senin Esmâ-i Hüsnânın nakışlarını yerin birçok yerlerinde ilân etmek isterim.” Cenâb-ı Hak, gelecek şeylerin nasıl geleceklerini bildiği için, onların niyetlerini bilfiil ibadet gibi kabul eder. “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır”[7] şu sırra işaret eder.”[8]

İnsan, yeryüzünün halifesi, bütün mahlûkat üstünde bir komutandır. Onun için namazda tahiyyat duasını okurken bütün mahlûkatın ibadet ve istianelerini onlar adına Cenab-ı Hakka takdim eder.

Sünnet-i Seniyye bir iksirdir. Âdetleri ibadete, gafleti huzura, ömrün her dakikasını bir ömür kadar faydalı hale getirir. Uhrevi meyveler vermesine vesile olur. Yaşanan hayatta, yapılan her işte Peygamber Efendimizin (a.s.m.) sünnetine uymak niyetiyle yapılan her hareket ibadet olur. Ömrün her dakikası bakileşir ve ebediyet kazanır. “Demek, Sünnet-i Seniyyeye tatbik-i amel etmekle, bu fâni ömür, bâki meyveler verecek bir hayat-ı ebediyeye medar olacak olan faideler elde edilir.”[9]

İbadetler sırf Allah rızası için yapılır. Onlardan dünyevi bir maksat beklenmez ve kasten istenilmez. Şayet dünyevi bir maksat hâsıl olursa Cenab-ı Hakkın fazlı ve ikramı olarak kabul edilir. Dünyevi bir maksadın meydana gelmesi niyetiyle yapılan ibadet, ihlassız olduğu için kıymetten düşer. Dünyevi maksatlar ancak bir teşvik edici olabilir.[10]

İştirak-i a’mal-i uhreviye düsturuyla, ihlas ve samimi bir niyet ile az bir ömürde çok büyük neticeler hasıl olması mümkündür. İhlas ve samimi bir niyetle iştirak eden her bir insan, diğerlerini de niyet ederek ibadet ettiği için hepsinin ameli bir havuz olur ve herkesin bir havuz kadar bir neticesi meydana gelir. Burada samimi bir niyet ve ihlas çok önemlidir. Özellikle kadir gecesi gibi mübarek gecelerde yüzlerce kadir gecesi ihyası elde etme ihtimali vardır. Yalnız herkesin, her kardeşini de niyetine alıp ben yerine biz diye dua etmesi gerekmektedir. [11]

“Hüsn-ü niyet öyle bir kimyadır ki, şişeleri elmasa çevirir, toprağı altın yapar.”[12]

İnsanın cüz-ü ihtiyariden başka sermayesi yok. Hasenat ve hayratı meydana getirmeye gücü yetmez. “Yalnız, insan, iman ile, arzu ile, niyet ile sahip olabilir. Ve sahip olduktan sonra, o hasenat ise, ona evvelce verilmiş olan vücut ve iman nimetleri gibi, sabık hadsiz niam-ı İlâhiyeye bir şükürdür, geçmiş nimetlere bakar. Vaad-i İlâhî ile verilecek Cennet ise, fazl-ı Rahmânî ile verilir. Zâhirde bir mükâfattır, hakikatte fazldır.”[13]

Bu asır, dünyevileşmenin çok ileri gittiği bir asırdır. Duyguları dünya hesabına çokça yaralamış ve heyecanlandırmıştır. Zevk-i hayatı, hayatına hükmeder hale getirmiştir.[14] “…tahribata ve günahlara karşı takvâyı esas tutup davranmak gerektir. Madem her dakikada, şimdiki tarz-ı hayat-ı ictimaiyede yüz günah insana karşı geliyor; elbette takvayla ve niyet-i içtinapla yüzer amel-i sâlih işlenmiş hükmündedir.”[15] “Takvâ, böyle zamanlarda, binler günahın tehâcümünde bir tek içtinab, az bir amelle, yüzer günah terkinde, yüzer vacip işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta, niyetle, takvâ namıyla ve günahtan kaçınmak kastıyla menfî ibadetten gelen ehemmiyetli a’mâl-i salihadır.”[16]

“Evet, velâyetin kerameti olduğu gibi, niyet-i hâlisanın dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır. Bahusus, lillâh için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde, ciddî, samimî tesanüdün çok kerametleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemaatin şahs-ı mânevîsi bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir, inâyâta mazhar olur.”[17]

Dipnot:

[1] Buhârî, “Bedʾü’l-vaḥy”, 1
[2] Mesnevi-i Nuriye, s.262
[3] Mesnevi-i Nuriye, s.96
[4] Mesnevi-i Nuriye, s.96
[5] İlk Dönem Eserleri, s. 605
[6] Mesnevi-i Nuriye, s.72
[7] el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 6:291
[8] Sözler, s. 484
[9] Sözler, s. 485
[10] Lem’alar, s. 229
[11] Kastamonu Lahikası, s. 223
[12] Kastamonu Lahikası, s. 86
[13] Lem’alar, s. 155
[14] Kastamonu Lahikası, s. 168
[15] Kastamonu Lahikası, s. 186
[16] Kastamonu Lahikası, s. 186
[17] Mektubat, s. 523

Benzer konuda makaleler:

2 Yorum

  1. Allah razı olsun Çok güzel bir yazı olmuş bir çırpıda sıkılmadan okudum

  2. Yazınızı lezzet alarak okudum. Çok güzel derlenerek konular yorumlanmış. Ciddi istifade ettim. Allah razı olsun. Elinize dilinize sağlık.

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*