Küçük Said’in ailesi ve hocasının hayranlığı

-Bediüzzaman’dan Bir Eğitim Kuralı-

İnsanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir.

Gözlerime inanamıyorum diye atılmıştı Nur Muhammed Efendi. Bu olacak şey değil! Şaşkınlık içindeyim doğrusu… Hayatımda ilk kez böyle bir şey görüyorum.

Nur Muhammed Efendi ve arkadaşları, ne diyeceklerini bilemiyorlardı, Küçük Said’in Nurs Köyündeki evinde… Tam bir şok içindeydiler.
Anne Nuriye Hanım’ın ikram ettiği ayranları yudumlayan Küçük Said’in hocaları, baba Mirza Efendi’yi karşılarında bu şekilde görünce, neye uğradıklarını anlayamamışlardı.

Bahar ayıydı. Baba Mirza Efendi, çiftçilik yaptığı tarlasından öküzleri ile birlikte çıkagelmişti. Ama öküzlerin ağzı bağlıydı. Hem de bin bir çeşit otların her tarafı yeşile boğduğu bir mevsimde…
Şaşkınlığını bir türlü üzerinden atamayan Nur Muhammed Efendi:
“Allah Allah” diye fırladı yerinden… “Bu mevsimde öküzlerin ağzı mı bağlanır?” diye söylendi kendi kendine…
Evinde önemli misafirlerin olduğunu gören Mirza Efendi’yi tatlı bir sevinç sarmıştı. Hele bu misafirlerin Küçük Said’in hocaları olduğunu öğrenince, bir başka heyecan kaplamıştı içini…
Büyük bir saygı ve hürmetle “Hoş geldiniz” diyerek, el-pençe vaziyette karşılarına dikildi. Fakat Nur Muhammed Efendi’nin gözleri hâlâ öküzlerin ağzındaki bağdaydı. İlk fırsatta bunun sebebini sordu:
“Doğrusu anlayamadım” dedi. Öküzlerin, ineklerin en fazla ota ihtiyaç duyduğu bu bahar mevsiminde, ağızlarını niçin bağlarsınız? Böyle bir şeyi ilk defa görüyorum. Arkadaşlarla merak içinde kaldık.
Mirza Efendi’nin güneş yanığı yüzleri al al olmuştu bir anda… Mahcubiyet içinde başını eğdi:
“Hocam” dedi. “Ben çiftçiyim. Tarlam epeyce uzaktadır. Gelip giderken de komşuların tarlalarından geçmek zorunda kalıyorum. Hayvan işte, lâf-söz dinlemiyor, komşuların ekinlerinden yiyor. Bunun için, öküzlerin ağızlarını bağlıyorum ki, başkalarının tarlasından yemesinler…”
Nur Muhammed Efendi’nin iri gözleri daha da açıldı. Hayret ve şaşkınlığı daha da arttı.
“Yani rızkınıza haram karışmasın diye, öyle mi?”
Mirza Efendi başını eğdi, sustu.
Nur Muhammed Efendi arkadaşlarına döndü:
“Duydunuz değil mi?” dedi. “Haram lokmanın girmediği bu evde, herkesi şaşırtan böyle eşsiz Saidler yetişir elbette… Haram lokmanın girdiği hanelerin niçin iflâh olmadığı ortada… Çünkü haram vücuda girince, önce mizâcı ve ahlâkı bozar. O haneyi cehennem hayatına çevirir. Zaten bu evdeki huzur, her şeyi anlatıyor.”
“Seni tebrik ediyorum Mirza Efendi” dedi. “Hürmet edilecek ve eli öpülecek insanlarsınız siz. Said’deki, herkesi hayran bırakan bu farkın ve dürüstlüğün sebebi şimdi daha iyi anlaşılmaktadır.”
Mirza Efendi, başıyla eşi Nuriye Hanım’ı işaret etti:
“Sağ olsun, esas itina ve titizliği Said’in annesi gösterir.”
Gözler bir anda Nuriye Hanım’a çevrilince, o nurlu ve pırıl pırıl simada, bir anda utangaçlık terleri boşalmaya başladı.
“Siz nasıl yetiştirdiniz Said’i?” diye sordu Nur Muhammed Efendi…
Nuriye Hanım bakışlarını yere eğdi, yüzünden boncuk boncuk inen terleri sildi. Şimdi nasıl söylemeliydi bunu? Bir türlü konuşamadı, edebinden ve hayâsından…
Beyi Mirza Efendi’nin ısrarıyla anlattı nihayet:
“Ben Said’e hamile kalınca, abdestsiz yere basmadım. Said doğunca da, onu abdestsiz emzirmedim.”
Nur Muhammed Efendi ve arkadaşları, bu açıklama karşısında adeta ikinci bir şokla sarsılmışlardı. Duydukları, gördükleri inanılır gibi değildi.
“Dürüstlüğün, hakkın ve hukukun bu kadarı… Allah’ım! Böyle bir hayat yaşamak! Bu insanlar melek midir, nedir?”
Nur Muhammed Efendi heyecan içinde ayağa fırladı yeniden…
“Bana hayatımın en büyük dersini verdiniz” dedi.
“Böyle anne ve babadan, böylesine huzur dolu aile yuvasından, başka türlü bir insan zaten yetişemez. Böyle bir ailenin çocuğuna hoca olmak, bizim için en büyük bir şereftir. İnşâallah, Küçük Said, gelecekte çok büyük bir ‘Said’ olacaktır.”

OKUMADAN GEÇMEYİN

Küçük Said’in kardeşleri

Küçük Said, yedi çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğuydu. Üç erkek, üç de kız kardeşi vardı. İsimleri, doğum sırasına göre şöyleydi: Duriye, Hanım, Abdullah, Mehmed, Abdülmecid ve Mercan.
Mirza Efendi, bütün çocuklarını okutmuştu. Hepsi de çevrelerinde âlim olarak biliniyorlardı. Bütün kardeşlerin de çok ibretli hayat öyküleri vardı.
En büyükleri Duriye Hanım, ırmakta boğularak şehit olmuştu. Duriye Hanım’ın oğlu Ubeyd de, dayısı Bediüzzaman Said Nursî’yle birlikte Ruslara karşı savaşırken şehit düşmüştü.
İkinci çocuk Hanım ise, tanınmış bir âlim olan Molla Said Efendi’yle evlenerek Şam’a yerleşmişti. Hanım’ın ilmi o kadar büyüktü ki, medrese hocası olan eşine derslerde sürekli yardım ediyor ve bilemediği konularda rehberlik yapıyordu. Bu yüzden kendisine “Âlime Hanım” deniliyordu.
Şam medresesinin bu iki büyük hocası, Mekke’de hac yaparken, Kâbe tavafı sırasında birlikte vefat etmişlerdi.
Üçüncü kardeş Abdullah Efendi de, çevrenin çok büyük saygı duyduğu bir âlimdi. Aynı zamanda Bediüzzaman Said Nursî’nin de ilk hocalarından birisiydi.
Sayısız talebe yetiştiren Abdullah Efendi, bir cuma gecesi namaz kılarken, seccadesi başında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu. Oğlu Abdurrahman ise, Bediüzzaman Said Nursî’nin en sevdiği talebesi olarak, çok büyük ve hayırlı hizmetlerde bulunmuştu.
Ailenin beşinci çocuğu olan Mehmed ise, 1951 yılında Nurs Köyünde rahmetli olmuştu. İnsanlar arasında çok sevilen Mehmed, fakiri ve yoksulu doyurup korumakla tanınmıştı.
Mirza Efendi’nin âlim çocuklarından bir diğeri de, Abdülmecid Efendi’dir. Yurdun çeşitli yerlerinde müftülük ve din dersi öğretmenliği yapan Abdülmecid Nursî, Türkiye’de tanınan önemli âlimlerden birisidir.
Yetiştirdiği öğrencilerle gönüllerde yaşayan bu müstesna insan, 1967 yılında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Mezarı Konya’dadır.
Ailenin en küçük çocuğu Mercan Hanım ise, kendi evinde ömrünün sonuna kadar öğrenci yetiştirmiştir. Vefat tarihi tam olarak bilinmemektedir.
Ailenin birbirinden üstün bu değerli bireyleri arasında, Bediüzzaman Said Nursî’nin çok önemli bir yeri vardı.
Daha küçük yaşlarda, her şeyi sorgulayan, her şeyin sebebini öğrenmeye çalışan eşsiz kabiliyeti yüzünden sohbetleri çok severdi. Özellikle de annesi Nuriye Hanım’ın anlattığı “İyilik-güzellik” öykülerine ve Abdülkadir Geylanî Hazretleriyle alâkalı hikâyelere büyük ilgi duyardı.
Kendisini, Abdülkadir Geylanî Hazretlerine öylesine kaptırmıştı ki, onu hep hayalinde gezdirir, rüyasında görür, sanki onunla arkadaşlık ederdi.
Bir gün elindeki cevizleri kaybeden Küçük Said, bunları aramış bulamamıştı. Aklına Abdülkadir Geylanî Hazretlerini getirip;
“Ya Şeyh” dedi. “Sana bir Fatiha, benim cevizimi buldur.”
Ve ardından cevizlerini buldu.
Bu olaylar Küçük Said’in çok büyük bir ruha sahip olduğunu, gelecekle ilgili büyük hayaller kurduğunu göstermektedir.
O, çocuk yaşında, büyük insanların dünyasına girmeyi başarmıştı. Bu da Küçük Said’in aile içindeki farkını ortaya koyuyordu.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*