Lâhikalara muhatap olmak

Image
“Aziz, mübarek, sıddık, sadık, ruhum, canım kardeşlerim,” Bediüzzaman Said Nursî, bir mektubuna bu sözleriyle başlıyordu. Bu sözleriyle acaba ne anlatmak istiyordu?

 
Said Nursî’nin muhatapları birinci derecede nur talebeleriydi. Hitap cümlelerinde en çok “kardeş(ler)im” kelimesi yer almaktadır. Bu kelimede bir sır, bir tılsım saklıdır. Bize birisi “kardeşim” dese herhalde daha çok hoşumuza gidecektir. İnsana en yakın kimseler ise onun kardeşleridir. Onların makamları aynıdır. Paylaştıkları yer ortaktır. Bir tarağın dişleri gibidir.

Hitap cümlelerinde en az on beş günde bir defa okunması tavsiye edilen İhlâs Risâlesinde yer alan bir düstura atıf vardır: “Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir.” Burada Bediüzzaman, kardeşlerinin meziyetleri ile iftihar etmektedir. Kardeşler arasında fani olmak “tefânî” kelimesi ile özetlenir. Tefani, “kendi hissiyât-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.”1

Yakından başlarsak Üstada göre kardeşleri azizdir, mübarektir, sıddıktır, sadıktır, ruhu gibi sever, canı gibi değerlidir. Bu cümlede hem duâ, hem temenni vardır. O, kardeşlerine bu sıfatları taşımaları için duâ ediyor ve öyle olmalarını istiyor. Nur talebeleri açısından bakılırsa, ya öyledirler, ya da öyle olmaya çalışacaklar demektir. Her Nur talebesi kendisine Üstadları tarafından verilen sıfatlara lâyık olmaya çalışmışlardır. O sıfatları sanki birer unvan ve nişan gibi kullanmışlardır.

İnsanlarla kolay anlaşmanın yolu güzel konuşmaktır. Muhatapları etkilemenin yolu “göze bakıp kalbe hitap etmektir” denilir. İnsan bin kapılı bir saraya benzetilir. O saraya girmek için mutlaka açık bir kapı vardır. Mesele o açık kapıyı bulabilmektir. Açık kapıdan girdikten sonra sarayı ele geçirmek herhalde daha kolay olacaktır.

Bediüzzaman’ın hayatında yer alan isimler veya şahitler kendileri için kullanılan kelime ve cümleler önemli özelliklere sahiptir. Risâlelerde özellikle lâhikalarda geçen bazı cümlelere bir göz atalım:

“Hulûsi Bey, benim yegâne manevî evlâdım ve medar-ı tesellîm ve hakikî vârisim”2

Bediüzzaman’a bu sözü söyleten sebep, genç yaşta vefat eden yeğeni Abdurrahman’dır. Hulusi Bey, Abdurrahman’ın vefatından sonra, aynen onun yerine geçmiş ve o merhumdan beklediği hizmeti, onun gibi ifâya başlamıştır.

Risâlelerde adı değişik sıfatlarla birlikte zikredilen Sabri’ye, Bediüzzaman’ın verdiği bir sıfat Hulusi ile bağlantılıdır. Sabri, “bir Hulûsi-i Sânîdir.” Yani ikinci bir Hulûsi’dir. O, Bediüzzaman’a Hulusi gibi Cenâb-ı Hak tarafından “talebe” ve Kur’ân hizmetinde “arkadaş” tayin edilmiştir.3

“Kardeşim” dediği Hüsrev, Lütfi ve Rüştü’yü, “Sizler—haddimin fevkinde—bir cihette talebemsiniz ve bir cihette ders arkadaşlarımsınız ve bir cihette muîn ve müşavirlerimsiniz” diyerek taltif etmektedir. “Talebe”, “arkadaş”, “muîn” ve “müşavir” unvanları eski medrese hayatında zor kazanılan makamlardır. Uzun bir çalışmanın sonunda elde edilebilen lütuflardır. Bediüzzaman kendi talebeleriyle istişare etmektedir. Mektubun devamında kendisinin ölümsüz ve hatasız olmadığını şöyle bir örnekle açıklamaktadır: “Aziz kardeşlerim, Üstâdınız lâyuhtî değil… Onu hatâsız zannetmek hatâdır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla, insaf odur ki: Bir seyyie, bir hatâ görünse de, sair hasenata karşı kalbi bulandırıp itiraz etmemektir. Hakaike dair mesâilde külliyatları ve bazan da tafsilâtları sünûhat-ı ilhâmiye nev’înden olduğundan, hemen umumiyetle şüphesizdir, kat’îdir. Onların hususunda sizlere bazı müracaat ve istişarem, tarz-ı telâkkisine dairdir. Onlar hakikat ve hak olduklarına dair değildir. Çünkü hakikat olduklarına tereddüdüm kalmıyor.”4

Hulusi Beye yazdığı bir mektubunda duânın önemine değinmekte ve onun askerlik mesleğine şu sözleriyle vurgu yapmaktadır: “Aziz kardeşim, sizler sabah ve akşam duâmda dâhilsiniz. Siz dahi beni duânızda dâhil ediniz. Şu âlemde mü’minin mü’mine karşı en büyük yardımı duâ iledir. Eğer bir adam, dostundan emin ise ki gurura girmez; onu şükre sevk etmek için, tahdis-i nimet nev’înden ona ait bir kısım ihsânât-ı Rabbaniyeyi bahsetse beis yoktur zannederim. İşte, seni gurursuz bildiğim için bu sırrı sana açıyorum. Şöyle ki:

“Ben Sözleri yazarken ihtiyarsız olarak ekser temsilâtı, şuûnât-ı askeriye nev’înde zuhur ediyordu. Ben hayret ediyordum, neden böyle yazıyorum? Sebebini bulamıyordum. Sonra hatırıma geldi ki, belki istikbalde şu Sözler’i hakkıyla anlayacak, kabul edip hırz-ı cân edecek en mühim talebeleri askeriyeden yetişecek. Onun için böyle yazmaya mecbur oluyorum, düşünüp o kahraman askerleri bekliyordum.”5

Lâhikalardan alınacak çok dersler vardır. Bazen bir cümlede, bazen bir kelimede çok şeyler anlatılmaktadır. Bazen lâhikalar risâleleri, bazen de risâleler lâhikaları şerh etmektedir. Aslında külliyat bir bütündür. Birini diğerine tercih etmek mümkün değildir. Her bir risâlenin kendi makamında bir “riyaseti” vardır. Bu durumu Bediüzzaman şu sözleriyle ifade etmektedir: “Ben hangisini okursam ‘En birinci budur’ derdim. Ötekine bakardım, ‘Bu birincidir.’ Daha öbürüsüne baktıkça hayret ederek kat’î kanaatim geldi ki, Risâletü’n-Nur’un kitapları birbirine tercih edilmez. Her birinin kendi makamında riyaseti var. Ve bu zamanı tenvir eden bir mucize-i maneviye-i Kur’âniyedir.”6

Lâhikalar da birbirine tercih edilmez. Her bir lâhika mektubu ayrı bir değere sahiptir. Onların da kendi makamında “riyaseti” vardır denilebilir.

Dipnotlar:
1- Lemalar, s. 166
2- Barla Lâhikası, s. 20
3- Aynı eser, s.21
4- Aynı eser, s.97
5- Aynı eser, s. 132
6- Kastamonu Lâhikası, s. 11

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*