Müsbet hareketin bayraktarları

Türkiye’de olduğu gibi, dünyanın başka coğrafyalarında da müsbet hareketin öncüleri, bayrak şahsiyetleri var. İyi ki var olmuşlar.

Yoksa, aynı ülkenin vatandaşları bile birbirini kırıp yok etmeye koyulacaklardı. Nitekim günümüzde yer yer iç savaş manzarasını andıran kanlı çatışmalara, boğuşmalara sahne oluyor. Ve, ne acıdır ki, İslâm coğrafyası, o kanlı boğuşmalarda başı çekiyor.

Şayet, aşağıda isimlerini zikredeceğimiz müsbet hareketin bayraktarları olmasaydı, şimdiki çatışmanın şiddeti belki on misline çıkacaktı.

*

Kendi fikrine güvenen bir kimse, menfi hareketle kan dökmeden ve şiddete başvurmadan da dâvâsını anlatabilir. Yeter ki, anlatacak bir dâvâsı olsun… Nümune-i misâl için, çok eski tarihlere gitmeye gerek yok. Yakın dünya tarihine baktığımızda, haklı dâvâsını haksız duruma düşmeden anlatabilen hürmete lâyık bayrak şahsiyetleri görebiliyoruz. O mühim şahsiyetlerin mücadele tarzını şu cümlede özetlemek mümkün: “Dâvâsı uğrunda ölmeye razı, öldürmeye ise asla…”

Şimdi, “müsbet hareket” metodunun takip ederek gayesinde muvaffak olan o şahsiyetleri biraz daha yakından tanımaya çalışalım.

Bediüzzaman Said Nursî

Mart 1960’ta Urfa’da vefat eden Said Nursî’nin, neredeyse ömrünün yarısı hapis, sürgün, zindanlarda geçti. Defalarca ölümle burun buruna geldi. İdamla yargılandı, defalarca zehirlendi ve öldürülmek istendi… Ancak, o yine de “müsbet hareket” metodundan ayrılmadı. Zulme uğradı, ama kimseye zulmetmedi. Ona işkence yapanlara beddua bile etmedi. Aynı ölçüleri talebelerine ders verdi, sıkı tembihlerde bulundu. Menfîce hareket edilmesi halinde, bundan mâsumların mutlaka zarar göreceğini hatırlatarak, yanlış yapan dindar dostlarını da ikaz etti. Sonunda, şiddete başvuranlar hüsrâna uğrarken, Said Nursî, dâvâsında muvaffak oldu. Telif ve neşrettiği eserlerle küfrün belini kırdı, imân sancağını burçlara dikmeyi başardı.

Mahatma Gandhi

1869–1948 yıllarında yaşayan Mahatma Gandi’nin anlatacak bir dâvâsı vardı. Ülkesi Hindistan, İngilizlerin sömürgesiydi. Zulüm ve haksızlık had safhaya çıkmıştı. İnsanlık haysiyetine yakışmayan bu uygulamaya razı olmadı. Karşı çıktı, mücadele etti. Bu uğurda çok çile çekti. Binlerce Hintli vatandaşıyla birlikte hapse atıldı, sürgüne yollandı. Yine de yılmadı, mücadeleye devam etti. Üstelik, bir tek mermi kullanmadan, bir tek insanın canını yakmadan. Çok ağır bedeller ödedi, çok sayıda dâvâ arkadaşını kaybetti. Kendisi de birkaç kez sûikasta uğradı. Ama, sonunda muvaffak oldu. Ülkesi sömürge olmaktan kurtulararak 1947’de bağımsızlığına kavuştu.

Martin Luther King

1929–1968 yılları arasında Amerika’da yaşayan Afrika kökenli Martin Luther’in de anlatacak bir dâvâsı vardı. Bir insanlık ayıbı olan “ırk ayrımcılığı”nı reddediyor, “eşit yurttaş hakları”nı bütün içtenliğiyle savunuyordu. O, bu dâvâsını “Bir hayalim var” başlıklı konuşmasında etkileyici bir üslûpla ifade etti. Öyle ki, beyazlarda dahi bu fikre hayranlık uyandırdı. O da çok eziyet gördü, itildi–kakıldı; hatta, bir sûikast sonucu hayatını kaybetti. Ancak, yine de şiddete başvurulmasını kabul etmedi. Ölümünden sonra, dâvâsı daha da parladı, haklılığı toplum nezdinde kabul gördü. İşte, Martin Luther ve onunla aynı paralelde hareket eden zenci–beyaz Amerikalılar sayesinde, dünyanın bu medenî ülkesindeki ırkçılık illeti büyük ölçüde bertaraf edildi. ABD’nin başına, iki dönem bir zenci liderin seçilmiş olması, şüphesiz haklı bir dâvânın haklı metotlarla ifade edilmesi sayesinde mümkün olabildi.

Nelson Mandela

1918’de Güney Afrika’da dünyaya gelen Nelson Mandela, kendi ülkesinde de tıpkı Amerika’daki gibi bir ırk ayrımcılığı belâsı vardı. O, bu utançla yaşamak istemedi. Mücadele meydanına atıldı. Çok eziyet gördü, ancak kimseye eziyet vermemeye gayret etti. Eline imkân geçtiği halde, yine de kan dökme ve şiddet kullanma yöntemini sürdürmek istemedi. Ülke içinde silâhlı çatışmayı sürdürmenin yanlışlığını da gördü, duygu ve düşüncelerini fikrî mücadele metoduna yönlendirdi. 27 yıl müddetle hapis hayatına mahkûm edilmesine rağmen, bu çizgiden ayrılmamaya gayret gösterdi.

Sonunda başarılı oldu. Hapisten çıktı ve “Bağımsız bir Güney Afrika Cumhuriyeti” kurmak istediğini ilân etti. Bu isteğine de ulaştı. 10 Mayıs 1994’te yapılan seçimde ülkenin ilk siyahî devlet başkanı oldu. 1993’te Nobel Barış Ödülünü alan Mandela, kendisine lâyık görülen “Atatürk Uluslararası Barış Ödülü”nü almayı ise reddetti.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*