“Sana ilm-i Kur’ân verilecektir”

Kaderin garip bir tecellisidir ki evlâd-ı Ali’nin (ra) şeriatı muhafaza ve adaletten taviz vermeme refleksi, onları saltanatçıların ve Haricilerin hışmına uğratmış, hicretten hicrete düçâr eylemiştir.

Bu vesileyle kaderin eli ve hikmetiyle çam kozalağı gibi arza dağılmışlar.

İşte o nesilden, abdestsiz yere basılmayan, haram ihtimaline karşı hayvanların ağzına gem vurulan, ciddî, vakarlı, istiğna düsturuna tam riayet, ilim, irfan ve dini dert edinen bir ailede gözünü açan küçük Said, daha o yaşlarda bile ruhunun büyüklüğüyle gözü oyun yerine ufuklarda, maneviyat derinliklerinde, ilme irfana aç bir tavır sergiliyordu. İlk derslerini annesi ve ağabeyinden alıp ruhunun ufkunda, dağ dere demeden ilim meclislerine, (Molla Said ünvanıyla) seyahat ediyordu. Öyle bir ilim aşkı yerleşmişti ki; rüyasında, Hz. Peygamber’den (asm) ilim talep eder. “Ümmetimden sual sormamak şartıyla sana ilm-i Kur’ân verilecektir” müjdesine mazhar olmuştu. O günden sonra kısa zamanda temel kitaplar ki, A’dan Z’ye ne var ne yok hıfzına almış, yaşının çok ilerisinde ve zamanları tay ederek 80 bin zatlardan ders alacak ışık hızına ulaşmıştı. Bütün bunlar kesbî ilimle olacak işler değildi. Rahmet-i İlâhiyenin nazargâhı altında vehbî ilim denilen Hâkim isminin tecellileriydi ki, âlimlerle münazaralarda galip gelerek hakkıyla Bediüzzaman ünvanını alıyordu.

Bediüzzaman, hâl-i hazırdaki din tedrisatı ve tarzını yetersiz buluyor, zamanın ilcaatına uymayan metodlarla klâsik din anlayışı ve her yere tevzi olunmuş ilmî istibdata karşı duruyor, nakil yerine kalp ve aklî delillerle zamanı okuyordu.

MODERN İLİMLERLE DİN İMTİZACI

Bir yandan sadece kalbi işletip gâvur icadı diye modern fenlerden uzak taassuba, diğer yandan da “Allah, Allah diye geri kaldık, topla tüfekle ileri gideceğiz” hile ve şüphelere kapı aralanıyordu.

İşte Bediüzzaman, Kur’ân-ı Hakîm’den aldığı feyizle; “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder.”1 diyerek yol haritasını da çizmiş oluyordu.

Bütün sıkıntılar bu iki cenahı birden kucaklayamamaktan ileri geldiğini İslâm ile fen anlaşamaz zehabına kapılan, hem Müslüman, hem de kendini karşı mahalle de görenler tarafından iddia edilmekteydi. Aslında bu ayırım epey zamandır tekke, medrese ve mektep adıyla karşımızdaydı. Bu üçlü bir türlü barışamamış, Risale-i Nur hepsini bünyesinde barındırarak hem barıştırmış, hem de biri birisiz olamayacağını göstermiştir.

Bediüzzaman’ın; “Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da, yalnız bizim için tedenni dünyası olsun? Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım, şu tarafa dönüyorum müstakbeldeki insanlarla konuşacağım”2 diyerek önünü bu asrın müdakkik modern ilimlerle mücehhez, hürriyetçi insanına çevirmiştir.

Evvelâ ilimlerin şahı ve her mü’mine farz olan iman ilminin bütün mertebelerine yükselirken elimizden tutup evc-i â’lâ’ya çıkmamıza merdivenler kuruyordu.

Kur’ân…

Bediüzzaman Kur’ân âşığıdır. Ona gelecek vakî bir hücumda bütün silâhlarını, techizatını kuşanıp cenge gider gibi bir mücahit komutan edasıyla, daha yola çıkmadan düşmanlarını titretmiştir. İngiliz Sömürge Bakanının Avam Kamarasında; “Biz Kur’ân’ı bunların elinden almalı ya da onları Kur’ân’dan soğutmalıyız” cüretkârlığına karşı, “Ben de Kur’ân’ın sönmez ve söndürülemez bir güneş olduğunu bütün dünyaya ilân edeceğim” haykırışı, bugün dünyada belki 60 dilde okunan Risale-i Nurlar’la yankı bulmuştur.

Öyle ki, Nurlar’ı yazarken Kur’ân deryasına dalıp hangi âyetle karşılaşsa “beni de yaz, beni de yaz” diyecek kadar bir aşk bağı kurmuş, bilgisayar ve hesap makinası olmadan kaç harf, kaç hareke, kaç noktayı hesaplayacak kadar Kur’ân’a sevdalı bir aşk görürüz karşımızda.

Hangi harften ne kadar, niçin ne maksatla serpiştirildiğini, Elif-Lam-Mim gibi şifreleri, harflerin matematiksel hesaplamaları cifir-ebcedle, sarih manâlarının yanında işaret, remiz tabakalarıyla Kur’ân’ın her asra baktığını, dolayısıyla hurufunun muhafaza edilmesini ve her harfine binler sevabın verilme sebeplerini inceler ve tercümesinin mümkün olmadığını, yeltenenlerin de su-i niyetlerini ispat eder.

Sadece Kur’ân mı?

Dipnotlar:

1. Münâzarât.
2. Tarihçe-i Hayat.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*