Tevhide dairdir

Bu gün yazdığım şu makalede kâinat (evren) da yaptığım hayali bir seyahatta ALLAH’ı aradığımı ve yine kâinat’dan sorduğum bazı soruların bilimsel cevaplarını siz çok kiymetli güzel insanlarla paylaşacağım. Umarım bu ilmi verileri sizler de takdir ve istihsan edecek, beğenecek ve makul görüp onay vereceksınız. Sizden usanmadan 5-10 dakikanızı tefekkür ile ve önemseyerek okumanızı rica etsem kabul eder misiniz?

Yaratıklarından ve bir bütün olarak uçsuz- bucaksız sonsuz evrenden Allah’ın izini takip ederken ve sorgularken ve Allah’ı tanımaya ve iman etmeye çalışırken, yine O’nun kelâmı olan ayetlerinin rehberliğinde ve ayetlerinin teleskobuyla yola çıkacağız. Ve bu ayetlerin bu günkü bilimsel izahlarla ne kadar muvafık olduğunu ve örtüştüğünü gözler önüne sereceğiz. Yine bu ayetlerdeki bilgilerin istikbalde gelişecek bilimin daha da ötesinde olduğunu göreceksiniz. Yine bu ayetlerin yaklaşık 1500 yıl önce, tamamen cehaletin hakim olduğu bir dönemde, Peygamber Muhammed(asm)’in aklının bir ürünü (semeresi) olmadığını hep beraber müşahede edeceğiz. Lütfen başlardaki gözlerle beraber bir de aklın nazarıyla ölçüp tartınız ve mütalaa ediniz.

Bilge insanın, “Zaman ihtiyarladıkça Kur’an gençleşiyor.” hakikatini bir kaç ayetin manalarını izah ederek göstermeye çalışacağız. Bu ayetler ciddi anlamda dikkatimi çekmiş ve hayretimi mucib olmuştur. Umudum odur ki sizlerde hayranlıkla okuyacak ve izleyeceksiniz. Allah Te’alâ “İnsanlara, kâinat’ta ve kendi nefislerinde (vücutlarında, biyolojik ve rûhî yapılarında) ayetlerimizi (varlığımıza, birliğimize ait delilleri) göstereceğiz. Ki onun (Kur’an’ın) gerçek olduğu, onlara belli olsun. Rabbinın her şeye şahid olması yetmez mi?” ( Fussilet 41/53) buyurmuştur.

Görüldüğü üzere burada, 1- İnsanın vücuduna ve 2- Kâinattan belirtmiş olduğu delillere işaret etmektedır. Burada işin en önemli esprisi *”Göstereceğiz.”* fiilinin gelecek kipi kullanılarak istikbalde bu delillerin daha parlak bir şekilde zuhur edileceğini, ortaya çıkacağını ifade etmiş olmasıdır. Şimdilik bu ayetin insan vücudu ile ilgili delilleri başka bir zamana bırakarak, sadece insanın dışında kalan Evren (kâinat) ile alakalı düzenden, mükemmel sistemden yola çıkarak, Allah’ı yaratmış olduğu mu’cizelerinde aramaya ve bulmaya çalışacağız. Zira “Göğü (evreni) O yarattı ve mizanı, ölçüyü de O (Allah) koydu.”(Er-Rahman 55/7) Hakikaten evrenin en mükemmel, en ince, milimetrik ölçülerde yaratıldığını ve dakik bir muvazene ile hareket ettiğini görüyoruz.

Konuyla alakalı şu ayet ne muhteşemdir, “İnkâr edenler, gökler ile yer bitişik iken, bizim onları birbirinden kopardığımızı (ayırdığımızı) düşünmediler mi, yine de inanmazlar mı?” (Enbiya 21/30)

Biz insanlar belki de son yüz yılda ancak bu ayetin ifade ettiği gerçek manayı keşfetmiş durumundayız. Şöyle ki; ilimlerdeki gelişmeler, bu ayetin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmuştur. Nitekim bazı ilim adamlarına göre uzaydaki cisimler vaktiyle bir gaz kütlesi halindeydi. Zamanla, bu gaz kütlesinden küreler halinde parçalar kopmuş ve uzay boşluğuna fırlamıştır. Aynı şekilde dünyamız da, bir gaz kütlesi olan Güneşten kopmuş ve zaman içinde soğuyarak kabuk bağlamıştır. Akabinde de bitkiler, hayvanlar ve insanlar için yaşanılabilir bu günkü tabiat kıvamına getirilmiştır. Elbette ki tabiatın geçirmiş olduğu bu evreleri tesadüfe mal etmek mümkün olmadığı gibi, aklın kârı da değildir.

Evrenin yaratılışını dile getiren şu ayetin parlak ve hayret-i mucip ifadesine bakar mısınız ki, “Göğü (evreni) kendi ellerimizle biz kurduk ve biz onu genişletiyoruz. (genişleticiyiz)” (Zariyat51/47) Burada geniş zaman kipi ile “genişletiyoruz” bilgisi dikkate değerdir. Anlaşılan Evren temeli atılıp yaratıldıktan hemen sonra genişlemeye tabi tutulmuş ve bu genleşme halen devam etmektedir. Bunu daha iyi anlaşılması için, şişirilen bir balona benzetebiliriz. Balona verilen hava, çepeçevre her noktadan dışa doğru o balonu genişletecektir.

Kur’an’ın vermiş olduğu bu bilgi çerçevesinde, insanların yaratılışından bu güne kadar, bu kara parçasının nasıl oluştuğu üzerine insanlar hep kafa yormuşlardır. 1920’li yıllara gelindiğinde iki bilim adamının ortaya attığı “Big Bang” teorisi kabul görmeye başlamıştır. Buna göre başlangıçta çok küçük olan evren zamanla genişlenmeye başladı. Bu genişlemeden yaklaşık 380 bin yıl geçtikten sonra büyük bir patlama meydana geldi ve bunun neticesinde gezegenler ve yıldızlar yani evren oluştu. Kâinatın oluşumu ile ilgili hasıl olan bu keşif, zikri geçen ayetin manasını bilimsel bir veri olarak daha anlaşılır hale getirmiştir.

Kıymetli dostlarım!

Yaptığım araştırmaya göre kâinattaki galaksilerin, gezegenlerin ve yıldızların sayısı yeryüzündeki kum taneciklerinden daha fazladır. Dünya’da bu fezada ancak bir kum tanesi kadar yer işgal etmektedir. Ne var ki Allah “Evreni ve yeri yarattı.” derken, yeri (dünyayı) evrene denk tutmaktadır. Bunun bir hikmeti de yer küre üzerinde insan oğlunun bulunmasındandır. Zira Allah “O evren (gökler) de ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından, (bir lütuf olmak üzere) size musahhar etmiştir, emrinize vermiştir. Elbette bunda düşünenler için ibretler vardır.( Casiye 45/13)

Sürekli genişlemekte olan bu evrenin içinde havadan daha hafif “esir” denilen bir madde ile kuşatılmıştır ve kum taneciklerinden daha fazla dediğimiz bütün bu gök cisimlerinin her biri yine Kur’an’nın ifadesiyle Allah, ” Bütün felekler (yani galaksiler, yıldızlar, güneşler) her biri kendi yörüngesinde yüzerler.” (Yasin 36/40) yani bunların hepsi feza boşluğunda, zikri geçen esir denizinde, kendilerine özgü yörüngelerinde gezerler. Milyarlarca yıldan beri bu devr-i daim hareketler mükemmel bir düzen ve intizam içinde hareket ederler. Her hangi bir yanlışlık, çarpıklık cereyan etmemiştir. Saniyelik farklı bir hareket büyük çarpışmalara ve patlamalara sebebiyet vereceği bilinen bir gerçektir. Her şeyi tenkit eden ve kusur arayanlara Allah şöyle seslenmektedir, “O ki, birbiriyle aheng içinde yedi göğü yaratmıştır. Rahman olan Allah’ın yaratılışında hiç bir uygunsuzluk göremezsin. Gözü çevir de bir bak! bir bozukluk (düzensizlik) görebiliyor musun? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir bak; göz (aradığı düzensizliği bulmaktan) aciz ve bitkin halde sana dönecektir.” ( Mülk 67/3-4)

Pürüzsüz, arızasız, ihtilafsız mutlak bir saltanatın ve idarenin olabilmesi için, Halık-ı Zülcelâl bir Kur’an ayetinde şöyle ifade ediyor, “Eğer yerde ve gökte (evrende) Allah’tan başka ilâhlar olmuş olsaydı, şüphesiz ikisi (yani dünya ve evren) fesada uğrayıp düzen bozulurdu.” (Enbiya 21/22) buyurmaktadır.

Bir şehirde iki vali, bir köyde iki muhtar olur mu? Burada sorulması gereken en önemli soru, yukarıda izah edildiği gibi, bu uçsuz-bucaksız sema-u zemin idarede mutlak şeriksiz, muinsiz ferdiyet ister.

Görüldüğü üzere kâinatın her bir varlığında, sağlıklı akl-ı selim olanlar için Allah’ın varlığına ve birliğine delâlet eden, açık seçik sonsuz deliller vardır.

Üstad “Senin tarif edicilerın, bütün masnu’atındaki mu’cizelerındır” Yani Allah’in yaratmış olduğu her bir yaratık, her bir mevcud (varlık) birer san’at mucizesidır. Allah’ı zatında değil, bir bütün olarak icraatlarında, kâinattaki mu’cizelerinde ve san’at eserlerindeki tecelliyatında müşahede etmeliyiz ki, her bir varlık başlı başına büyük bir mu’cizedır. Örneğin bir atom zerresi, bir hücre, her bir meyve, su, hava ve bütün eşya birer muhteşem muc’cizedırler. Mimar Sinan’ı mezarındaki vücudundan değil, Sultan Ahmet ve Süleymaniye’deki harika mimari sanatında ve ma’rifetinde bulmalı, bakmalı ve tanımalıyız.

Bu uzun meseleyi, sizleri yormamak adına şimdilik kısa kesiyoruz. Lâkin Allah’ı aramaya, bulmaya ve her şeyde var olan izini takip etmeye ve dolaysıyla daha metin bir imana sahip olmak üzere devam edeceğiz.

İnsanlığın en büyük düşmanı “cehalet” yok olsun. Bunun panzehiri olan “ilim” ise hep var olsun.

Dr. Mehmet AKSOY

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*