”Ümmeti, ümmeti!..”

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

***
Yıllardan 571, günlerden 20 Nisan…
Gün daha yeni ışıyordu.
Bir bebek doğuyordu, bir bebek uyanıyordu güneşten önce…
Sağ elinin şahadet parmağı göklere doğru…
Dilinde bir kelâm:
“Ümmetî ümmetî…”

Acîp… Bebek konuşur muydu? Konuşuyordu işte… Allah konuşturursa konuşurdu bebekler de, konuşurdu diller de.

Annesi Âmine Hatun duydu ilk defa bu kelimenin Onun o mübarek dudaklarından döküldüğünü…

Dalga dalga bütün zamanlara yayılan bir müjdedir bu kelâm. Dünya hayatını güzelleştirecek Güzeller Güzeli bir insan geliyordu. Asırlar sonra gelecekleri de düşünerek, onlara da duâlar ederek geliyordu. Hem de doğar doğmaz… Dilinde bir mu’cizeyle geliyordu.

Dünyadaki bin bir derdin ve tasanın içinde kıvranan insanoğlu, nerden bilecekti böyle bir tesellisi ve tesellicisinin olduğunu?

O günleri hayal ediyorum, o mübarek dudaktan dökülen o kelimeleri, sevgili anneciğinin işittiği o kelimeleri, o vakitleri, o saniyeleri… Hepimize, yeryüzünde yaşayan herkese bir müjdeydi bu. Tül perdelerin arkasından gelen zayıf bir ışık değil, capcanlı bir güneşin her yeri kaplayan müjdeler dolu ışığıydı bu.

Bize hasret, bize sevdalı bir nebi, bir resul geliyordu. Dilinde; yolunu yol bilenlere, açtığı yolda ilerleyenlere bir ana gibi şefkatli kollarını açmış bekleyen, bizi saracak olan bir cümle vardı… Ümmetî ümmetî…

Güneş, ilk defa o gün anladı niçin yaratıldığını. Dünya o gün anladı neden bu kadar güzel olduğunu. Sevindi bütün mahlûkat sevindi cümle âlem. Yer gök bayram etti o sabah. Sanki bizimle sohbet ediyordu. Bizim düşeceğimiz çukurları, tuzakları sanki o günden görüyordu. Hele hele âhirzaman ümmetinden olanları ve bu asırda medet arayanları çok daha fazla teselli ediyordu bu kelime. Yarası çok olanların devâsı da çok olur, şifası da… Aç olan ruhumuzu Ona ait cümleler, Ona ait hatıralar doyurur.

Zamandan, mekândan uzak olsak da, Onun sohbetinden uzak kalmak yok. Getirdiğimiz her salâvat ve hatırladığımız her hatıra Onunla beraber olmanın hiçbir şeye değişilmez, hiçbir şeyle kıyaslanmaz mutluluğudur bizim için.

Dünya kadar değerli. Dünya ne ki? Kâinat kadar değerli. Kâinat ne ki? Değerli olan ne varsa gözümüzde, her şeyden daha değerlidir bu kelâm, bu müjde.

Özel bir tercih, özel bir itina, bir hassasiyet var bu cümlede. Şefkatli bir nebinin, re’fetli bir resulün ümmetine karşı hassasiyeti var bu kelimelerde… Zaten Allah-u Teâlâ da Kur’ân’da bize bunu söylemiyor mu?

“Size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere çok şefkatli, çok merhametlidir.” (Tevbe, 128)

İleride yaşanacak ne varsa, nokta nokta hayatında tamamlanacak ne varsa, her güzellik, her hikmet, her hasret kendisiyle beraber olanlar için bu tek kelimede gizliydi. Toprakta tohum, dalda çiçek, çiçekte meyve gibi… Bir ömür izlediği yol, takip ettiği metod, bize de rehber oldu. Karanlık dünyamızı aydınlatan kılavuz oldu, pusula oldu. Ne söylediyse, onun takipçisi oldu. Açtığı yol, herkesin izleyebileceği kadar kolaydı. Terk etmedi yolundan gelenleri, onunla beraber olanları, istikbalde gelecek olanları da, mübarek adını anıp yolunu yol bilenleri de…
***
Kevser dudakların bilmem ne söyler
Hulusi kalbiyle hakkı zikreyler
Daha tıfıl iken ümmetin diler
***
Dâvet ediyordu bizi daha o tıfıl haliyle, dudaklarından dökülen o terütaze kelimeyle… Bizi beraber olmaya çağırıyordu. Beraber olmanın mutlu sonunu müjdeliyordu bu kelimeyle. Size kimden, hangi sevindirici haber gelirse gelsin, isterse annenizden, kardeşinizden, hangi sevindirici bir haber gelirse gelsin, hiçbiri bu kelâmdan daha müjdeli, daha sevindirici olamaz.

Bu kelâmda ne vardı? Ne yoktu ki? Sonsuz yolculuklarımızın köprüleri vardı, dünyadan ahirete kadar uzanan…

Hayran hayran dolaşan kalbimiz, ne yalanlara kanmadı ki… Ayaklarımız şu dünyada ne yanlış yollara sapmadı ki… Ta Onun verdiği müjdeyi, Onun aydınlattığı yolu bulana kadar, bu müjdeyle uyanana kadar… Şimdi içimizde bir sevgi büyüyor. Şimdi dalda meyve, toprakta tohum büyüyor, ekinler büyüyor. Sevgili Peygamberimize (asm) hasret büyüyor. Ne demek istediğini anlamaya çalıştıkça, bizim için çırpındığını gördükçe, Ona olan hasretimiz, Ona olan muhabbetimiz de büyüyor.

Öyle güzel bir an ki bu, “Dursaydı keşke!” diyorsunuz. Ama durmaz. Geçer gider zaman o anla beraber. Her şey eskir, her şey değişir. Ama Ona olan sevgimiz değişmez, eskimez… Zaman Seni eskitemedi, zaman Sana olan sevgimizi değiştiremedi yâ Rasulallah (asm)!.. Sen bizim için o kadar yenisin, o kadar güzelsin… Sana lâyık bir ümmet olamasak da, sevdik Seni bir kere… Rabbim kalbimize sevdirdi Seni bir kere… Bu sevgiye bir ömür lâyık olmak dileğiyle…

Sevdim Seni Mabuduma canan diye sevdim
Bir ben değil âlem Sana hayran diye sevdim…

Bir şarkı tutturur ya insan; ezberler gider… Gariptir insanoğlu… Kendi nağmesine vurulur gider. Biz, bizim için söylediğin bu kelâmı işittiğimizde bıraktık gayrı dilde ne varsa. Senden bahsetmeyen nağmeleri terk ettik yâ Rasulallah…

Bu güneş, Seni aydınlattığı için böyle parlak. Bu dünya, Sen burada yaşadığın için böyle güzel. Güzeller güzelinin ayinesi olduğu için her şey güzel. Güzelliği bize ders veren ey Güzeller Güzeli… Gizli kalacaktı her şey, her güzellik, anlatmasaydın, ders vermeseydin bize… Gizli kalacaktı Rabbimizin o sonsuz güzellik hazineleri…

Vurulduk dudaklarından dökülen o kelimeye. O kelime ki, hayatımız var içinde, hem de ebedî hayatımız. Tutunacağımız bir dal o. Dünyada da, mahşerde de. Sıkıldığımız her anda, teselli bulduğumuz bir cümledir o, burada da, ötede de…

Açtığın yolda yürümeye azmettik. Lâyıkıyla o yolun yolcusu olamasak da, yürüyoruz. Kabul buyur. Ümmetin olmaktır dileğimiz; kabul buyur. O duânın içerisine bizi de al ne olur yâ Rasulallah (asm)!..

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Habiballah…
Yıldızlar, uzatın ellerinizi. Uzatın, uzatın üstümüze doğru. Çekelim, yıldızlarla beraber çekelim salâvatları.
Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

Bütün bir dünyaya ümit verelim, neş’e verelim, kederlerden arındıralım insanları bu sözün, bu güzelliğin ışığında. Çiçekler uzatalım. Kalpler dolusu, kâinat dolusu… “Bakın, bizim dünyamızda ne güzellikler var” diyelim, diyebilelim. İçimizdeki güzellikleri bir bahar çiçeği gibi muhtaç olanlara sunalım. Bu sözün güzelliği ile takdim edelim.

Aynı güneşin altında büyüdük. Aynı sözün cazibesine kapıldık hepimiz. Aynı Peygamberin (asm) izinde yürüyoruz. Dünden bugüne uzanan çizgide sahabe efendilerimizle beraber… Âhirzamanın biz dertli kulları, devâ bekleyen, şifa bekleyen, bu kelâmdan medet bekleyen bîçare kulları… Cıvıl cıvıl kuşlar, cıvıl cıvıl sesler… Her yandan salâvatlar dökülüyor şimdi. Bu cümleyi söyleyen bahtiyar kullardan biri de biz niye olmayalım? Dilimizi alıştıralım onu söylemeye. Bu dâvânın takipçisi, bu yolun karasevdalısı olduğumuzu ve asla terk etmeyeceğimizi söyleyelim. Bizi de bırakmamasını temenni edelim, duâ edelim, Rabbimizden dileyelim.
Allah’ım ne olur, Habibinin izinden ayırma bizi!

Arayı arayı bulsam izini…
İzinin tozuna sürsem yüzümü…

Bu kelâmda bulalım, bu sözde bulalım müjdelerin en güzelini. Ne arıyorsa insanlık, Onda var. Onun getirdiğinde, Onun yaşadığı hayatta, Onun tebliğ ettiği Kur’ân’ın âyetlerinde var. Tekrar doğmanın, tekrar düşünmenin, tekrar Ona ümmet olmanın, bir bahar sabahında yeniden uyanmanın vaktidir şimdi. Yataklardan ümitle, duâyla, çiçeklerle kalkmanın vaktidir şimdi…

İşte, önünde hayat. “Estağfirullah” diyerek yeni bir sayfa aç. Nerden istiyorsan ordan başla. Hz. Peygamber (asm) ile yeniden hayata başla şimdi… Her şey tamam. Deniz hazır, gemi tamam, yelken tamam. Haydi, dilinde salâvatlar ile çıkıver yolculuğa. Burda söz biter, burda kelâmların en hası konuşur.

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Emîne-vahyillah…

Bir koku geliyorsa kalbinize, yüreğiniz çarpıyorsa, gözleriniz buğulanıyorsa, gönderdiğiniz salât-u selâmların alındığının işaretidir. Yalnız değilsiniz. Uzaklarda hiç değilsiniz. Allah izin vermeden ne konuşur, ne söyleyebilirsiniz.

Zaman uyanma zamanıdır. Zaman âhirzamandır. Onu yeniden tanımak, Ona ümmet olmak şuuruyla yeniden doğmanın ve yaşamanın zamanıdır.

Hoş geldin yâ Resulallah (asm)!

Hoş geldin Sevgili Peygamberim (asm)!

Bizi de ümmetin olarak şefaatinden mahrum etme… Bizi de uzaklarda tutma…

Rabbim, bizi de Hz. Peygamberimizin (asm) şefaatinden mahrum etme! Âmin…
***
“Evet, bin üç yüz elli senede, her sene üç yüz elli milyon insanların sultanı ve onların ruhlarının mürebbîsi ve akıllarının muallimi ve kalblerinin mahbubu ve her günde, es-sebebü ke’l-fâil sırrınca, bütün o ümmetinin işlediği hasenâtın bir misli, sahife-i hasenâtına ilâve edilen ve şu kâinattaki makasıd-ı âliye-i İlâhiyenin medarı ve mevcudatın kıymetlerinin teâlîsinin sebebi olan o zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyaya geldiği dakikada “Ümmetî, ümmetî” rivayet-i sahiha ile ve keşf-i sadıkla dediği gibi, mahşerde herkes “Nefsî, nefsî” dediği zaman, yine “Ümmetî, ümmetî” diyerek en kudsî ve en yüksek bir fedakârlıkla, yine şefaatiyle ümmetinin imdadına koşan bir zâtın gittiği âleme gidiyoruz. Ve o güneşin etrafında hadsiz asfiya ve evliya yıldızlarıyla ışıklanan öyle bir âleme gidiyoruz.” (Lemalar, 225)
***
Salât ve selâm, Onun âl ve ashabına olsun…

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*