Bediüzzaman’a yabancı olan dindar siyasiler

Kahir ekseriyeti samimî Müslüman olan ülkemiz insanı, geçmişten bugüne, kendilerini idare edecek siyasî kadroların da kendileri gibi dindar olmalarını veya dinî değerlere saygılı olmalarını istedi ve tercihlerini o yönde kullanarak, onlara iktidar olabilme imkânı verdi.

Milletin böyle bir tercihte bulunmasının önemli sebeplerinin başında toplumda dindarlığın revaç bulması, dinî bir yaşantı ortamının oluşturulması; böyle bir ortamın en büyük engeli ve bataklığı olan müstehcenlik, içki, kumar, uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklara köklü ve kalıcı çarelerin üretilerek devreye sokulması gelir.

Geçmişten bu güne kendilerini dindar ve muhafazakâr diye tanımlayan ve millet nezdinde de öyle algılanarak hükümet olma imkânına kavuşan bu siyasî kadrolar döneminde milletin bu beklentilerine tatminkâr, inandırıcı cevaplar verildi mi? Yaşanmakta olan problemlere deva olacak çareler bulundu mu? Milletin manevî hayatını ciddî şekilde tehdit eden içki, kumar, uyuşturucu gibi kötü alışkanlıkları önleyici tedbirler alındı mı? Artarak devam eden toplumdaki ahlâkî yozlaşma ve savrulmayı önleyici hangi projeler uygulamaya kondu? Toplumdaki dindarlaşmada artışlar mı oldu? Camiler mi doldu taştı, yoksa biz mi göremiyoruz?

Bediüzzaman’ın tesbitiyle öyle tepeden inme bir şekilde dindarlaşmanın mümkün olmadığını muhafazakâr iktidarlar görebilseydiler, her fırsatta dindarlıklarını nazarlara vererek, o yönde mesajlar vererek milletin desteğini isteyip, dine hizmet vaadiyle iktidara talip olmazlardı. Çünkü bir asır önceden Bediüzzaman, milletin yüzde altmışı-yetmişi tam dindar olmadıkça, öyle bir partinin başa gelmemesini, şayet başa gelirse—Allah korusun—dinin yüce değerlerini siyasetlerine âlet etmek gibi bir vebale girmeye mecbur olacaklarını haber veriyor. Ayrıca yine elinde siyaset topuzunu tutanların istenilen şekilde dine hizmet edemeyeceklerini de haber veriyor Bediüzzaman. Yine siyasetçilerin ekserce tam müttakî dindar olamayacaklarını; tam ve hakikî dindar olanların da siyasetçi olmayacaklarını söylüyor. Bu durumda kendisi tam dindar olmayanların dine ne şekilde, nasıl hizmet edeceği çok iyi düşünülmeli.

Dindar diye bilinen siyasî kadroların Bediüzzaman’ın haber verdiği bu orijinal ve çarpıcı tesbitlerden haberi olmayınca, her defasında büyük vaatlerle iktidara talip oldular. Ve en iddialı oldukları “toplumu dindarlaştırma” alanında deyim yerinde ise tökezlediler, çuvalladılar. Bu konuda, değil müsbet manada bir mesafe almak, daha da geri gidişe hep şahit olduk. Bu meyanda öteden beri dindar diye bilinen iktidarlar döneminde yaşanan toplumdaki ahlâkî erozyon, zirve yapan suç oranlarındaki artışlar, sınır tanımayan müstehcenlikler, hızla artan içki uyuşturucu tiryakilikleri gibi toplumun geleceğini ciddî manada tehdit eden gidişata her akl-ı selim insanın kafa yorması gerekir.       

Bediüzzaman’ın tesbitleri ışığında, dindar siyasî kadroların durumu böyle. Yani kısaca, bulundukları konum itibarıyla öyle doğrudan ve etkili bir şekilde dinî hizmetlerde bulunmaları kolay değil. Bu noktada siyasîler açısından dine hizmette en büyük engel, meslek edindikleri “siyaset”tir. Ve hâl-i hazırda yapılmakta olan siyaset kurumunun her türlü tarafgirliğe, suistimale, gayr-ı meşrûluklara açık olan durumudur. Bu meyanda siyasilerin iyi niyetlerinin de çoğu zaman bu sonucu değiştirme imkânı olmamaktadır. Ucu ecnebilerin elinde olan ve her türlü zulme, haksızlığa açık olan bizdeki siyaset alanında yer alan sınırlı sayıdaki iyi niyetli siyasilerin dine hizmet yolundaki çabalarının sonuç vermesi de şüphelidir.

Peki din-i mübine hizmet noktasında siyasî iktidarlara düşen vazifeler yok mu? Yerine getirmekle mükellef oldukları işler yok mu? Elbette var… Doğrudan veya dolaylı olarak siyasilerin bu meyanda yapacakları işler bütün ehl-i dinin serbestçe, kolayca, hiçbir engele takılmadan dinî vecibelerini yerine getirebilecekleri bir zemini temin etmektir. Dinî yaşantılara mani olacak şartları, ortamları bertaraf etmektir. Toplumun manevî hayatını tehlikeye sokan alkol tüketimine, uyuşturucu, kumar ve müstehcenlik gibi milleti dejenere eden kötü alışkanlıklara kalıcı tedbirler almaktır. Gerekli olan kanunları çıkarıp uygulamaya koymak da siyasî iktidarların sorumluluğudur. Hatta bu konuda yalnız Müslümanların değil, farklı dinlere mensup insanların da inançlarını yaşama ortamını sağlamak hükümetlerin sorumlulukları arasındadır.

Siyaseti meslek edinen ve dindar olarak bilinen siyasiler, Bediüzzaman’ın nazarlara verdiği ve bizim ifade etmeye çalıştığımız bu hususları önce benimseyip, sonra da bu çerçevede bir gayretin içinde olurlarsa, belki “dindar siyasetçi” ünvanını almaya hak kazanırlar. Yoksa bu noktada dindar diye bilinen siyasilerin her fırsatta dinî argümanları kullanarak milletin karşısına çıkmalarının bir inandırıcılığı olmadığı gibi; şahsî faziletlerinin ve dindarlıklarının da siyaset mesleğinde bir faaliyeti ve faydası olmayacaktır.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*