Diriliş müjdesi

Öğretmenler odasındaki hava birdenbire gerginleşmişti. Felsefe öğretmeni Arman Beyle Din dersi öğretmeni Mustafa Bey bir konu üzerine tartışıyorlardı. Arman Bey ‘ölümden sonra diriliş’in ispatlanamayacağını ünlü filozof ve hekim İbn-i Sina’nın bile “Haşir (diriliş) aklen ispatlanamaz ancak naklen (peygamberlerin bildirmesi) ile inanılır” sözünü de delil göstererek savunuyordu.

Mustafa Bey ise çağımızın müfessiri ( Kur’an yorumcusu) olan Bediüzzaman Hazretlerinin bu konuda risale (küçük kitap) yazıp dirilişi ispatladığını ifade ediyordu. Sonunda iş iddiaya bindi. Ve Arman Bey iddiasını kazanan diğerini yemeğe götürsün dedi. Mustafa Bey ise iddiaya girmenin dinen ‘haram’ olduğunu söyleyerek iddiasını yarın öğle tatilinde ispatlayacağını ve orada bulunan bütün öğretmenlere de börek ve çay ikram edeceği sözünü verdi. Böylece iddiayı kim kazanırsa kazansın tek taraflı bir söz verilerek olay tatlıya bağlanmış oldu.

Ertesi gün öğretmenler odası bayağı kalabalıktı. Hiç kimse öğle yemeğine gitmemiş; Mustafa Beyin eşine yaptırdığı nar gibi kızarmış iki tepsi böreği paylaşıp yiyor ve çaylarını yudumluyorlardı. Bu arada kendi aralarında şakalaşarak böyle münazaraların (zıt görüşlerin tartışılması) peşin mükâfatlarının lezzetli olduğu esprileri yapılıyordu.

Börekler yenip çaylar içildikten sonra Mustafa Bey söz aldı ve yanında getirdiği ‘Haşir Risalesi’ni de göstererek izahlarına başladı:

“Cenab-ı Allah insanı ebede namzet ve ebed için yarattığından; insanın en büyük arzusu olan ‘sonsuz yaşama’ isteğini de kalbine yerleştirmiştir. ‘Vermek istemese, istemek duygusunu da vermezdi’ ifadesi bile dirilişi gerektiriyor. Nitekim bütün peygamberler insanın bu en büyük arzusunun farkında olarak ‘diriliş müjdesi’ vermişlerdir.”

“Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak: Arzı, ölümünün ardından nasıl diriltiyor! Şüphesiz O, ölüleri de mutlaka diriltecektir. O, her şeye kadirdir.” (Rum Süresi: 50. Ayet).

“Gaybî olan ba’s ve haşir (dirilme ve mahşer meydanında toplanma) hâdiselerini akıllara yaklaştırmak için, bu ayet-i kerimede, yeryüzünün kışın ölüp baharda dirilmesi gibi herkesin görüp bildiği bir değişim nazara veriliyor. Yeryüzünü dirilten bir rahmet ve kudret, onda serilmiş olan bitkilerde de kendini gösteriyor.”

“Bu risale on iki suret, dört işaret ve on iki hakikatten meydana gelmektedir. Suretler, hakikatlerde anlatılan konuların, temsilî hikâyeler olarak yazılmasından ibarettir. İşaretler bölümünde ise nefis ve kalbin, felsefe öğrencisi ve Kur’an talebesinin, İslam ümmeti ve küfür milletinin yüce Allah’ın varlığı ve sıfatları, Hz. Muhammed’in (sav) peygamberliği, insanın önemi ve değeri, öldükten sonra cismanî ve ruhanî olarak dirilişin delilleri olan temel düşünceleri mukayese edilmektedir.”

“Birinci İşaret: Felsefe Şakirtlerinin, küfür milletinin ve nefs-i emarenin en müthiş dalaleti, Cenabı Hakkı tanımamaktır. Bir harfi kâtipsiz, bir kanunu hâkimsiz kabul etmeyen akıl, nasıl olur da her kelimesinde bir kitap, her harfinde bir kaside yazılı olan harika bir kitabı, kâtipsiz kabul edebilir?”

“Öyle ise bu muhteşem âlem kitabının sahipsiz olması imkânsızdır. Çünkü bu âlem kitabının bir sayfası olan yeryüzünde milyonlarca kitap olan varlıklar yazılmıştır. Birer kelime olan ağaçlar, birer harf olan meyveler ve birer nokta olan çekirdeklere bakıldığında binlerce kitapların yazılı olduğu görülecektir.”

“Öyle ise bu âlem, Celal ve Cemal, kudret ve hikmet sahibi yüce Allah tarafından yaratılan bir eser olduğuna iman etmelidir. Akıldan istifa etmemiş olan herkes bunu kabul eder. Bir hanenin ustasını kabul eden akıl, harika sanatlar, nakışlar ve süslemeleri olan bir sarayın mimarını elbette kabul edecektir.”

“Öyle ise âlem sarayının da yaratıcısı olan Allah’a iman edilmelidir. Parlak şeylerde yansıyan güneş, gökteki güneşi gösterdiği gibi hikmetle değişen ve tazelenen muntazam kâinat da yüce yaratıcıyı göstermektedir. Aksi halde her bir atomda yaratıcının bütün özelliklerini kabul etmek gerekmektedir. Kısacası her şeyde yüce Allah’ın varlığının delilleri açıkça görülmektedir.”

“İkinci İşaret: Ulûhiyet ve kâinatın müzeyyen (süslenmiş) hali peygamber göndermeyi gerektirir. Ulûhiyet, peygamber göndermeyi ister. Çünkü: Kusursuz bir cemal kendini göstermek ister. Mükemmel bir sanat, dikkatleri üzerine çektirecek bir dellal (ilan edici) ister.”

“Âlemlerin rabbi olan yüce Allah’ın saltanatı ilan edici hem bir kul hem de peygamber bir zatı ister. Her türlü ayıp, kusur, eksiklik ve çirkinlikten münezzeh olan ilahi zat, cemalinin güzelliğini ve güzelliğinin inceliklerini aynalarda görmek ister.”

“Acip ve değerli şeylerle dolu hazinesini halka gösteren bir zat, o hazine için sarraf bir tarif edici ve teşhir edici birini ister. Gizli kemalatını bildirmek ister. Yüce Allah’ın isimlerinin kemalatını ifade eden mükemmel sanatlarla âlemi doldurması bir muallim zatı ister. Şu âlemin sahibi, kâinattaki her türlü değişimin maksadını, varlığın nereden gelip nereye gittiğini ve bu dünyadaki vazifesini bildirecek bir elçi ister. Kendini kullarına tanıttıran ve sevdiren yüce Allah, nelerden razı olduğunu anlatacak bir elçi ister.”

“İnsanın, kesrete müptela ve küllî ubudiyete uygun yaratılışı, onu vahdete döndürecek bir elçi ister. Peygamberliğin bu ve benzer görevlerinden anlaşılıyor ki ulûhiyet, risaletsiz (elçisiz, peygambersiz) olmaz.”

“Âlemde yukarıda sayılan vazifeleri Hz. Muhammed Aleyhissalatu Vesselam’dan daha güzel yapan birisi var mı? Hz. Muhammed (asv) bütün resullerin seyyididir. Bütün enbiyanın imamıdır. Bütün asfiyanın serveridir. Bütün mukarrebinin akrebidir. (Allah’a yakın olanların en yakınıdır). Bütün mahlûkatın ekmelidir (en mükemmeli). Gösterdiği mucizelerden başka Kur’an-ı Kerim Onun (asv) peygamber olduğuna yeterli bir delildir.”

“Üçüncü İşaret: İnsanın fıtratı câmi (çeşitli duygu ve cihazlarla donanımlı) olduğundan; Varlığın bir ustabaşısı; İlahi saltanatın dellalı ve küllî ubudiyet edebilir yapıda olduğundan büyük bir değeri vardır. İnsan, kısacık ömürde sonsuz azaba müstahak olur. Çünkü küfür, ilahi bir mektup hükmünde ve değerinde olan kâinatı manasız, gayesiz bir dereceye düşürür.”

“Küfür, kâinata bir tahkirdir (aşağılama). Varlık aynasında eserleri görünen tüm ilahi isimleri inkârdır. Cenab-ı Hakkın hakkaniyet ve sıdkını gösteren bütün delilleri tekziptir (yalanlama). Bundan dolayı küfür nihayetsiz bir cinayettir. Cezası da sonsuz bir azaptır.”

“Dördüncü İşaret: Fani olan imtihan dünyasını yaratan zat, onun bütün gayelerini gösterecek ahiret âlemini de yaratacaktır.”

Mustafa Bey dört işaretle Cenab-ı Allah’ın varlığını, peygamberlerin gerekliliğini, insanın önemini ve ahiretin lüzumunu anlattıktan sonra dört hakikat ile de dirilişi anlatacağını ifade ederek sözlerine devam etti:

“Birinci Hakikat: Bab-ı rububiyet ve saltanattır ki ism-i Rabb’in cilvesidir. Kâinatı yüksek gaye ve maksatlar için yaratan yüce Allah’ın, iman ve ubudiyet ile karşılık verenlere mükâfatı, isyan ve tahkir ile karşılık verenleri cezalandırması rububiyet ve ulûhiyetinin bir gereğidir.”

Kıyametten bahsederken Bediüzzaman Hazretleri prensip olarak nazarlarımızı şu gerçeğe de çeviriyor:

“Biz kesin olarak biliyoruz ki, bir köy muhtarsız olmaz, bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz, bir harf kâtipsiz olmaz… O halde bu parlak, muntazam ve düzenli memleket nasıl olur da hâkimsiz ve sultansız olduğu iddia edilebilir?”

“Madem kesin olarak bu memleketin bir Sultanı vardır, o halde mutlaka bir hesabın, bir cezanın, bir haşir ve kıyametin de bulunması gerekir. Dünya denilen bu memlekette sevap ve ceza yok denecek kadar azdır, o halde başka bir diyarda bir mahkeme-i kübra vardır. Görülmüyor mu ki, zalim, izzet ve zorbalığıyla, mazlum zillet ve ezilmişliğiyle buradan göçüp gidiyorlar.”

“O Adil ve Kerim Sultan’a, iyileri mükâfatlandırmaması, saltanatını hafife alan kötüleri de cezalandırmaması yakışmaz. Bu memlekette, bu hükmün bin cüzünden bir cüz’ü bile yerine getirilmediğine göre, demek ki, büyük bir mahkemeye bırakılıyor. O Sultan iyileri mükâfatlandırmak için muazzam ve parlak bir mekân döşemiş, kötüleri cezalandırmak için de korkunç bir zindan hazırlamıştır.”

“İkinci Hakikat: Bab-ı kerem ve rahmettir ki Kerim ve Rahim isminin cilvesidir. Âleme bakıldığında her canlıya rızık verilmesi, her dertliye derman gönderilmesi, ulvî ziyafetlerin verilmesi nihayetsiz bir kerem sahibi Kerîm’i gösterir. İnsan ve bazı canavar hayvanlardan başka her şeyin pür dikkat vazifesinde çalışması, haddini aşmaması, itaat etmesi sonsuz bir celal ve izzet sahibi Aziz ve Celil olan zatı gösterir.”

“Aciz yavruların terbiyesi rahmet sahibi bir Rahim’i gösterir. Elbette şu âlemin Rabbi, kerem ve rahmetine layık mükâfat, izzet ve gayretine layık bir ceza verecektir. Çünkü nihayetsiz celal ve izzet edepsizlerin cezalandırılmasını ister. Nihayetsiz kerem nihayetsiz ikram ister. Nihayetsiz rahmet kendine layık rahmet ister. Hâlbuki dünyada bunlar cüzî bir şekilde gerçekleşir. Demek o kerem ve rahmete layık bir saadet yurdu, celal ve izzete uygun ebedi bir ceza olacaktır.”

“Üçüncü Hakikat: Bab-ı hikmet ve adalet olup ism-i Hakîm ve Adil’in cilvesidir. Yaratılan Her şeyde intizam, hüsn-ü sanat, maslahat ve faydaların bulunması hikmet ve intizam ile iş gören Hakîm bir zatı göstermektedir. Hakîm olan zat ise o hikmete iman ve ubudiyetle uygun hareket edenleri mükâfatlandırır.”

“Her şeye hassas ölçülerle vücut vermek ve suret giydirmek, onları yerli yerine koymak, her hak sahibine uygun hakkını vermek, istidat, ihtiyaç ve ıztırar (çaresizlik) lisanlarıyla istenilenlere cevap vermek nihayetsiz bir adalet sahibi bir Âdil zatı gösterir. Âdil olan ise inkâr ve tuğyan ile adalete isyan edenleri cezalandırır. Demek hikmet ve adalet ebedi bir cennet ve cehennemi ister.”

“Dördüncü Hakikat: Bab-ı cûd (cömertlik) ve cemaldir. İsm-i Cevad ve Cemil’in cilvesidir. Dünyayı bu kadar harika sanatlarla süslemek, her türlü nimetle doldurmak ve her mevsim yenilemek sonsuz bir cömertliği olan Cevad bir zatı göstermektedir. Elbette sonsuz bir cömertlik ve bitmeyen hazineler, daimi ve her şey içinde bulunur bir ebedi saadet yurdunu ve içinde ebedi kalacak insanları ister.”

“Yeryüzündeki canlılarda harika sanatlarla teşhir ederek tecelli eden ve bütün peygamberlerin ittifakla haber verdiğine göre yüce Allah’ın kusursuz kemalatı bulunmaktadır. Daimi kemalat daimi görünmek ister. Bu ise takdir edicilerin bekasını gerektirir.”

“Âlemdeki varlıkların son derece güzel, sanatlı ve süslü olması dengi olmayan cemal sahibi bir Cemil zatı göstermektedir. Cemil olan ise kendini görmek istediği gibi başkalarının nazarıyla da bakmak ve görünmek ister. Hüsün ve cemal görmek ve görünmek ister. Daimi bir hüsün ve cemal ise müştak (özleyen), mütehayyir (hayret eden) ve istihsan edicilerin (güzel görüp takdir eden) devamını gerektirir.”

“Haşir Risalesi olan Onuncu Söz, Cenâb-ı Hakk’ın isimleriyle ahiretin varlığını ispat ediyor. Bu risalede, ‘Allah’ın her bir isminin ahireti iktiza edip istediği’ fikri ile ahiret ispat ediliyor. Bazı isimlerin numune olarak takdim edilmesi, diğer isimlerin ahiretin varlığını gerektirmediği ve ona işaret etmediği manasına gelmez.”

“O gün göğü, kitapları dürer gibi (toplarız). İlkin yaratmaya nasıl başladıysak diriltmeyi de Biz öyle gerçekleştiririz. Bu, üzerimize aldığımız bir vaaddir. Bunu gerçekleştirecek olan da Biz’iz.” (Enbiya Suresi, 104 ayet).

“O’dur ki, geceleyin sizi öldürür gibi uyutur, gündüzün ne işlediğinizi bilir; sonra da belirlenmiş bir süre geçip tamamlansın diye gündüzün sizi diriltir. Yine dönüşünüz O’nadır (ve yine) O, dünyada yaptıklarınızı size haber verecektir.” (En’âm Suresi, 60 Ayet).

“Allah, insanların ruhlarını ölümleri sırasında, ölmeyenlerin ruhlarını ise uykuları sırasında alır. Hakkında ölüm hükmü verdiği ruhu tutar, ölüm hükmü vermediği ruhu ise belirli bir süreye kadar salıverir. Muhakkak ki bunda, düşünen kimseler için alacak ibretler vardır.” (Zümer Suresi, 42 Ayet).

“Uyuyup uyanma ile ölüm ve dirilişin benzerliğine hadis-i şeriflerde de vurgu yapılmıştır. Mesela, bir nebevî beyanda uykuya yatarken “Allah’ım, senin isminle ölüyor ve diriliyorum.” kalkarken “Bizi ölümümüzden sonra dirilten Allah’a hamd olsun.” (Buhari, Tevhid 13; Ebu Davud, Edep 98; İbn Hanbel, Müsned, 2/79) deme tavsiyesinde bulunulmuştur.”

Mustafa Bey bunları anlattıktan sonra konuyu çok kısa olarak özetlediğini; isteyenlerin daha geniş bilgi için ‘Haşir Risalesi’ni okumaları gerektiğini ifade ederek sözlerini bitirdi. Ders zilinin çalmasıyla sınıflarına doğru gitmeye başlayan öğretmenler Mustafa Beyi tebrik ederek odadan ayrıldılar. Arman Bey ise hem tebrik hem de teşekkür ederek konunun açıklığa kavuşmasından duyduğu memnuniyeti belirtmek zorunda kaldığını ifade etti.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*