Efendisini doğuran köleler

Günümüz gençleri anne ve babalarının bilhassa ders çalışma ve başarılı olma konusunda ısrarcı ve baskıcı tavırlarından şikayetçiler. Anne babalar ise çocuklarının çalışma isteksizliğinden yani tembelliğinden şikayetçiler.

Anne ve babalar çocuklarına her türlü imkânı sağlamaya çalıştıklarını; kendileri ezilerek, yokluk ve sıkıntılar içerisinde büyüdüklerini; aynı sıkıntı ve yoklukları kendi çocuklarına yansıtmamak için büyük özveride bulunmalarına karşılık çocuklarından istedikleri başarıyı göremediklerini söylemektedirler.

Hatta bu konuda o kadar ileri gidip ‘saçını süpürge’ eden anneler var ki ‘aman çocuğum çalışma masasından kalkmasın’ diye yediğini içtiğini odasına taşımaktalar.

Bu durum bana Bediüzzaman Hazretlerinin yıllar önce hanımlar için yazdığı risalede yaptığı bir tespiti hatırlattı:

“Evet, bir valide veledini tehlikeden kurtarmak için hiçbir ücret istemeden ruhunu feda etmesi ve hakikî bir ihlâs ile vazife-i fıtriyesi itibarıyla kendini evlâdına kurban etmesi gösteriyor ki, hanımlarda gayet yüksek bir kahramanlık var. Bu kahramanlığın inkişafı ile hem hayat-ı dünyeviyesini, hem hayat-ı ebediyesini onunla kurtarabilir. Fakat bazı fena cereyanlarla, o kuvvetli ve kıymettar seciye inkişaf etmez. Veyahut sû-i istimal edilir. Yüzer nümunelerinden bir küçük numunesi şudur:

O şefkatli valide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. “Oğlum paşa olsun” diye bütün malını verir, hafız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor. Ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor; Cehennem hapsine düşmemesini nazara almıyor. Fıtrî şefkatin tam zıddı olarak, o mâsum çocuğunu, âhirette şefaatçi olmak lâzım gelirken dâvâcı ediyor. O çocuk, “Niçin benim imanımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?” diye şekvâ edecek. Dünyada da, terbiye-i İslâmiyeyi tam almadığı için, validesinin harika şefkatinin hakkına karşı lâyıkıyla mukabele edemez, belki de çok kusur eder.” (Lemalar, 24. Lema, Hanımlar Rehberi).

Nitekim çevremizdeki ailelere baktığımızda ‘sofradan tabağını bile kaldırmaya üşenen’ gençlerin yetiştiğini üzüntüyle görmekteyiz. Öyle ki yetiştirdiğimiz gençler ebeveylerine gerekli saygı ve hürmeti göstermediği gibi üstelik onları ‘hizmetçi’ gibi kullanmaktan çekinmiyorlar.

Türkiye’de üniversite bitirmiş gençlerin “bundan sonra ne yapacaksınız” sorusuyla muhatap olduğu bir anketin sonucu; gençlerin yüzde 67 sinin “iyi bir iş bulursam çalışırım” dediğini, “bulamazsanız ne yaparsınız?” sorusuna da “Annem babam bana bakar” diye cevapladıklarını bildiriyor.

Bu da Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü Vesselamdan nakledilen, “Cariye yani köle kadın efendisini doğuracak” sözünün mucizeliğini ispatlıyor. Bu konu meşhur Cibril hadisinde söz konusu edilmiş ve “kıyametin alametlerinden biri de köle kadınların efendilerini doğurmaları olduğu” vurgulanmıştır. (Buharî, Tefsiru Sureti 31,2).

Anne dünyaya gelmesine sebep olduğu çocuğundan gerekli hizmet, hürmet ve saygıyı beklerken, aksine anne çocuğuna hizmet etmektedir. Böylece anne hizmetkar, çocuğu ise efendi konumuna girmiş olmaktadır. Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam kıyamete yakın böyle bir tehlikenin ortaya çıkacağını, büyüklere özellikle anne babaya hürmet ve saygının azalacağını haber vermektedir.

Aynı durum dünya genelinde de dile getirilmektedir. Free-Range Kids kitabının yazarı Lenore Skenazy ve sosyal psikolog Prof. Jonathan Haidt’in aylık olarak basılan Reason dergisi için beraberce kaleme aldıkları yazıda, günümüz ergenlerinin geçmiş dönemlerde yetişmiş nesillere göre ne kadar dirençsiz ve kırılgan yetiştirilmekte oldukları tartışılıyor:

“Okuldan dönen çocuklar artık ağaca çıkmıyor, mahallede koşturmuyor. 40 yaşın üzerindekiler, büyük ihtimalle çocukken okuldan sonra, hafta sonları, yaz tatillerinde bol bol boş zamanları olduğunu hatırlayacaktır. Yine büyük ihtimalle, şimdi sorsalar, ağaçlara nasıl tırmandığınızı, sokak lambaları yanana kadar bisikletten nasıl inmediğinizi anlatır dururdunuz.

Günümüz çocuklarıysa süt danası gibi yetiştiriliyor. ABD’deki çocukların sadece yüzde 13’ü okula yürüyerek gidiyor. Otobüsle gidenlerin çoğu, durakta yanlarında koruma gibi dikilen ebeveynleriyle birlikte bekliyor. Hatta bir süre önce bir eyalette, çocukların akşam otobüsten inmesini yasaklayan bir yasanın yürürlüğe girmesi gündemdeydi. Buna göre, durakta onları eve götürecek bir yetişkin beklemediği sürece, yedinci sınıfa kadar olan (12-13 yaş) çocukların otobüsten inmesi yasak olacaktı.

Yaz kampına giden çocuklar da artık –tuvalet dahil- nereye giderlerse gitsinler, yanlarına bir arkadaş almak durumundalar. Hatta bazı durumlarda iki arkadaş almaları gerekiyor; biri yaralanacak olursa, bir tanesi onunla beklemek, diğeri de gidip yardım getirmek için. Tuvalete gitmek, artık dağa tırmanmak gibi bir şey…

Okuldan dönen çocuklar artık eve giriyor veya mahallede koşturmuyor, organize ve gözetim altındaki etkinliklere hapsediliyorlar. 8-9 yaşındaki çocuklar için gezme ekipleri kurulmuş, yani ebeveynleri de arabada onlarla birlikte oturuyor. Veya özel ders alıyorlar. Veya müzik dersindeler. Bunların hiçbiri yoksa, odalarında internetteler. Ebeveynler çocuklarını sokağa, oynamaya gönderseler bile bu kolay olmuyor. Çoğunlukla, artık oynayacak çocuk da yok. (https://hthayat.haberturk.com/anne-baba/ebeveynlik/haber/1056333-asiri-korumaci-anne-baba-tutumunun-cocuga-etkisi)

Sonuç olarak suçlu biziz. Yani çocuklarımızı ve gençlerimizi hayatın akışına bırakarak ‘güçlenmesine’ engel olan ebeveynler. Haşa çocuklarımıza Cenab-ı Allah’tan daha çok merhamet etmeye çalıştık. Güya onlara hayatın zorluklarını yaşatmayacaktık. Cenab-ı Allah insanı hayat meydanında imtihan edip ‘taallümle tekemmül’ yani çalıştırıp olgunlaştırarak terbiye ederken biz engel olmaya çalıştık ve niyetimizin aksiyle tokatlandık.

Ayrıca ebedi hayatlarını kazanmalarından çok dünya hayatlarının rahatını düşünerek onları yanlış yönlendirmemizin cezasını peşin olarak bu dünyada görüyoruz. Ahirette de perişan olmamak için ey anne ve babalar gelin hatamızdan dönelim. Şefkat ve merhametimizi yanlış kullanmayıp Bediüzzaman Hazretlerinin tavsiyesine kulak verelim:

“Eğer hakikî şefkat sû-i istimal edilmeyerek, biçare veledini haps-i ebedî olan Cehennemden ve idam-ı ebedî olan dalâlet içinde ölmekten kurtarmaya o şefkat sırrıyla çalışsa, o veledin bütün ettiği hasenâtının bir misli, validesinin defter-i amâline geçeceğinden, validesinin vefatından sonra her vakit hasenatlarıyla ruhuna nurlar yetiştirdiği gibi, âhirette de, değil dâvâcı olmak, bütün ruh u canıyla şefaatçi olup ebedî hayatta ona mübarek bir evlât olur.” (Lemalar, 24. Lema, Hanımlar Rehberi).

Hüseyin Çetinsoy

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*