Eski evlerin cefakâr emektarları: dadı-kalfalar

Hz. Peygambere annelik yapan hanım sahabiler:

Devlet hiyerarşisinin adeta minyatür bir cüz’ü gibi teşekkül etmiş eski Osmanlı ailesi; merkezde anne, baba ve çocuklar olmakla beraber, yelpaze buradan yukarı; büyükanne, büyükbaba, hala, teyze, enişte, yenge ve onların bakıma muhtaç yakınları, aşağı doğru ise daye, dadı,  kalfa, aşçı, ayvaz, halayık gibi çeşitli hizmetkârlardan oluşan kalabalık bir nüfustan mürekkepti. Bu topluluğun muhabbet mayasının kıvamını ise, en başta itaat ve saygı, sonra vefa ve her halde büyükten küçüğe yönelen merhamet ve küçükten büyüğe sarsılmaz bir hürmetle bulurdu.

Eski evler; bir nevî akademi hüviyetinde küçük el sanatlarının hem atölyesi, hem de teşhirgâhı hükmündeyken bundan daha fazla; içerde ev, dışarıda mahalle ile bütünleşen bir “kâmil insan” yetiştirme hüviyetini haizdi. İnsan olana yapması gerekenin en lâyığı ve en yakışanını kazandıran uygulamalı bir okul gibiydi eski Osmanlı evleri. Bir çocuk için yaşlıya hürmet ve merhamet beslemek, saygıda kusur etmemek, konuşma adabı, öfke ve sevincin dozu gibi terbiyenin en ince kuralları, bu rolleri üzerinden hiç atmayan büyüklerinin yaşayışlarına şahit olmasıyla şekillenirdi. Bu gerçeği bir yabancı gözlemci şu sözlerle kayıt altına almıştı:

“Türklerin ahlâkı çocuklukta iyilik telkini ile alarak değil, toplumda kötü örnek görmeyerek gelişirdi.”

(İngiliz yazar Thorton)

İşte bu telâkkiyle büyüğe hürmeti bir mecburiyet, omuzlara yüklenmiş ağır bir mesuliyet görülmeyip, maddî menfaat beklentisi ya da dille eziyet, hor görme, küçük düşürme gibi beşerî zaaf ve hastalıklarla malûl olunmadığından, ihtiyarlar da son günlerini, hizmetlerine mükâfatın sürûruyla, bu kalabalık evlât, yeğen, torun halesinin içinde geçirme bahtiyarlığına ererlerdi.

Bugün yaşlılara davranışımız nasıl olmalı sorusunu soruyorsak eğer, ciddî mânâda eksik ve kusurlarımızın olduğunu en başından kabul ediyoruz demektir. Ben bunu; evleninceye kadar baba evinde mutfağa hiç girmeyip yemek yapmayan ve evlenince telefonla anne arayıp tarif sorup,  soğanı mı, kıymayı mı önce kavuracağını bilmeden bin türlü müşkülâtla yemeği ortaya koyanın acizliğine benzetiyorum. Yerinde ve zamanında görülüp öğrenilenle, sonradan yapılanın, yemek pişirmekte bile böyle zorluğu varsa, maneviyatta pişmemenin açığını varın siz hayâl edin…

İşte yabancı gözlemcileri hayrette bırakan da bu olsa gerek, dinin koyduğu hükümlerle şekillenen ahlâkî kaidelerin pratiğidir gördükleri. Meselâ bir diğeri diyor ki: “Osmanlı’da çocuklar yetişip kemâl yaşına geldikleri zaman, anne ve babalarının yanında bulunmakla iftihar ederler. Anne babaları küçükken nasıl şefkat gösterdilerse, çocuklar da aynı şekilde mukabele etmekle bahtiyar olurlar. Oysa diğer memleketlerde çok defa çocuklar olgunluk çağına girer girmez, ana ve babalarından ayrılırlar. Maddî menfaatleri hususunda onlarla çekişe çekişe münakaşa ederler. Hatta bazen kendileri refah içinde yaşadıkları halde, onları sefalete yakın bir hayat içinde bırakırlar. Kendilerine en çok ihtiyaçları olduğu bir dönemde anne babalarına karşı adetayabancılaşırlar.” (Dr. Brayer)

PEYGAMBER Efendimizin (asm) “anneciğim, canım annem” diye seslenip, hürmette kusur etmediği, her fırsatta yardımına koştuğu, duâlarını üzerlerinden eksik etmediği üç bahtiyar kadından ilki sütannesi Halime-i Sa’diyye’dir, diğeri bereket ve hayır abidesi olma sıfatlarıyla asıl ismi Baraka olan baba yadigârı Habeş bir köledir. Fakat tarihteki asıl şan ve şerefi âlemlere rahmet peygambere dadı olma bahtiyarlığıyla ve bilinen ismiyle Ümmü Eymen’dir. Anadan ayrılığın ilk acısını bu şefkatli hanımın kollarında yatıştıran Allah Resûlünün bebeklik çağından itibaren en yakını olmuştur. Hz. Aişe’nin yanında gerçekleşen bir hadise onun yerini anlamak açısından çok dikkat çekicidir. Resûlullah (asm) su içerken “Bana da doldur” diye emirvari hitabına şaşıran ve “Resûlullah’a mı bunu söylüyorsun?” diye soran Hz. Aişe’ye; “Benim hizmetim daha fazla” diye cevap vermiş, Allah Resûlü de ; “Doğru söyledin“ diye tasdik ederek suyunu doldurmuştur. Bir diğeri de Ebu Talib’in hanımı Fatıma binti Esed’dir ki, ne fakirlik, ne de fazla çoluk çocuktan ötürü olan iş çokluğu Abdullah’ın yetimi yavruyu himaye etmesini engellememiştir. Öyle ki, onun hizmetini yapmadan kendi çocuklarına bakmayacak, önceliği hep ona verecek kadar titiz bir ihtimam gösterdiği nakledilen rivayetlerde bariz biçimde görülür. Peygamber Efendimiz (asm), yengesi olan bu mübarek hanım vefat ettiğinde: “Bugün annem öldü” diye hüznünü ifade edecek, “Allah hayrını versin, ey annelerin en hayırlısı, bana karşı ne iyi anneydin” hitabıyla hayırla yâd edecek, gömleğini kefen yapacak, kabrine kadar inip onun hakkında kabir genişliği ve affetmesi için Rabbine duâ ederek evlâtlık vazifesini yerine getirecekti.  ( Örnek Hanımlar- Suna Durmaz, Y. A. N.)

Bu tesbitin yabancı memleketler kısmına günden güne ne kadar çok benzediğimizi bilmem fark ediyor muyuz?  Oysa sadece anne babalar değil, kölelik sisteminin carî olduğu dönemlerin Osmanlısında; aslında parayla satın alınmış bir köle olmasına rağmen, efendisinin çocuğunu yetiştiren dadı kalfalar da üstlendikleri vazifelerin zorluğundan çektikleri cefaya karşı evin bütün fertlerinden dille anlatılmaz vefa örnekleri gördükleri gibi, o çocuklardan da hayatları boyunca gerçek anne muamelesi görürlerdi. Haluk Sena Arı, bunun canlı misalini şöyle veriyor: “Biz ‘Cicianne’ derdik, ama halamlar ve babam ‘Dilber Dadı’ derlerdi. Bu şişman Çerkez Hanım, iskemlesinde oturur, gençliğinde emek verdiklerinin etrafında dolaşmasından mutlu konuşulanları dinlerdi. Halam kendisine bebekliğinde bakan dadısını yaşlandığında yanına almış, evinin bir bölümünü ona ayırmıştı. Değil anne babaları, dadıları bile huzur evine bırakmak düşünülemezdi o günlerde. Bir vefa duygusu vardı, kendisine iyilik yapana karşı, insanlar sevgi ve minnet taşırdı.” (H. Sena Arı- Osmanlıda Aile Hayatı) Burada dikkat çekilmesi gereken ince bir husus ise değerli okuyucular; bu himayenin de başa kakılan bir merhamet gösterisinin çok uzağında safî ve halîs olmasıydı ki,

Samiha Ayverdi’nin hatıralarında bu dadıların o hiyerarşik toplum yapısında anne babanınkine eşdeğer bir statü kazanmış olmalarıyla kendini belli ediyordu: Dayısının dadısı olan Revnakfer Kalfa adında bir Çerkez cariyenin hikâyesinden bahseden yazarın anlattığına göre, aslında haşin tabiatlı ve çok titiz olan bu hanım kendisine verilen bebeğe öylesine sadık olmuş ki, bir bey kızı olup bey kızlarının satılmasının yasak olduğu o devirlerde babasının çıka gelip kızını geri almak istemesi üzerine o zaman gencecik kız olan dadı âşık gibi bağlandığı çocuktan ve bu evden ayrılmak isteğine şiddetle karşı koymuş. Babası da hiç olmazsa kızının maiyetine bir cariye ve bir köle tahsis ederek konaktan ayrılmak zorunda kalmış. Böylece yıllar yılları kovalarken Revnakfer Kalfa da çocuğu büyütmüş, sıra kendisinin evlenmesine gelince; “Ben geçim ehli değilim, evlenmem” diyerek bu defa da evlenmeyi reddeder olunca aile de kendisine Gedikpaşa’da büyük bir ev ile Kapalıçarşı’da bir dükkân hediye etmiş. Mücevherlerine ise paha biçmek güç olduğunu yaşım büyürken bile anlayamamış bulunuyordum. Kendisi evine çıkıp dayım da evlendikten sonradır ki biz dünyaya gelmişiz. Beş altı yaşımda iken evimizin bu itibarlı misafirini karşılamak ve geçirmek üzere bütün kadro taşlığa inerdik. Bizim evde “dadı hanım” dayımın evinde “babaanne” diye çağrılan bu sadık kadının evine, dayım her akşam uğrar, ihtiyaçlarını sorar ve giderir, sonra bize, yani ablası olan büyükanneme gelirdi. Dayım yazlığa gittiğinde dadısı da aylarca misafir olur ve aklının kabul etmediği bir şey olursa hiç düşünmeden itiraz etmekten çekinmezdi” deyip  bir örnek veriyor ki, bugünkü gelinler böyle bir şeyi kayınvalidelerinden duysa yuva yıkmaya giderler alimallah! Dayısının henüz 15 yaşındaki gencecik hanımının dantel ve fistolarla süslü kıyafetleri giymekteki merakına; “Gelin Hanım, Nazlı Hanım, artık eski devirler geçti, nerde bu işleri yapacak cariyeler, sen daha hafif giyin” çıkışmasına gelinin “Haklısın Dadıcığım” diyen ve bu müdahaleden mesele çıkarmayan tavrı ne kadar ibretlidir.

Bir de ağabeyinin oğlu Fazıl’ın Habeş dadısı Nerkister Kalfa’yla ilgili intibalarını şöyle naklediyor: “Kibar, vakarlı, zeki ve ölçülü bu genç Habeş kızında bir eşya gibi satıla satıla, ne kendisini tâ buralara kadar getirmiş olan mukadderatından, ne de cemiyete karşı duyması beklenilen öfke ve kinden bir emare, bir işaret vardı.” Annesi lohusayken ölen ve 17 günlük bir öksüz iken bakımını üstlendiği yeğeniyle kendi ailelerinin bir ferdi olan bu kalfanın ömrünün son iki yılında zihnine bulanıklık ve vücuduna da kurşun gibi bir dermansızlık düştüğü zaman da bizzat kendi evlerinde himaye edildiğini söyleyen yazarın hikâyesinde en can alıcı nokta ise şu satırlarda gizli; “Yarım şuuruna rağmen, henüz bekâr olan Sinan’la Gülşah (torunları) yemek tepsisini almak, suyunu vermek gibi küçük işlerde yardımcı olduklarında o kadim ve kaybetmediği kibarlığı ile özür diler, teşekkür etmekten geri kalmazdı.”

(Her iki alıntı da ‘Ne İdik, Ne Olduk’ adlı eserinden yapılmıştır.)

Harem protokolünde dadı-kalfanın yeri

KALFA tabiri, Osmanlı saray ve konaklarının köle statüsündeki kadın hizmetkârları için kullanılmış, 18. yüzyıldan itibaren ise statüleri “usta” tabiriyle kayıtlara geçmiştir. Yaptıkları işe göre derece kazanıp maaş alan bu kalfalar da kendi branşlarıyla ilgili hizmeti görmeleri maksadıyla cariyelerden oluşmuş alt personele sahiptir. Kıdemlerine göre büyük, ortanca ve küçük kalfalar olarak ayrılırken bu rütbede yükselebilecek en son yer hünkâr kalfalığıdır ve “Hazinedar Usta” adıyla anılır. Protokoldeki yeri valide sultandan sonradır. Resmî günlerde mühr-i hümayunu boynunda taşır, adına kurban kesilir ve yüksek dereceden maaş alır. Padişahın aynı zamanda sırdaşı oldukları için de padişah değişikliğinde yeni padişahın emrine girmezler, ya çırağ olunup evlendirilir, ya da eski saraya göç ederlerdi. Saray halkının hizmetini birinci derecede üstlendikleri için de güzel ahlâk sahibi ve iyi bir eğitim görmüş olmalarına bakılırdı. İşte, bu kalabalık saray halkının kalabalık personeli içinde padişah çocuklarının hizmetine verilen özel kalfalar da vardı ki, bunlardan biri olan dayeler şehzade ve sultanların süt annesiyken, dadılar da onların özel bakımını üstlenen kimselerdi.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*