İbadetin ehemmiyeti

İnsan, kendisini yaratan Sâni-i Hakîm’ine, Rabbine karşı kulluk görevi ile mükelleftir. Bu mükellefiyetler nelerdir? Neden bu mükellefiyetleri yerine getirmemiz gerekir? Bu mükellefiyetleri yerine getirmekle neler kazanacak, ne gibi faydalar elde edeceğiz? Mükellefiyetimizi yerine getirmezsek sonucu ne olur? Şimdi bu suallere cevap arayalım.

İnsanın bu mükellefiyetleri ibâdetlerdir. İbâdetler iki kısma ayrılır: Bir kısmı müsbet, bir kısmı menfî.1 Müsbet ibâdetler namaz, oruç vs. ibâdetlerdir. Menfî ibâdetler ise, hastalıklar ve musîbetlerle acz ve zaafımızı hissedip, Rabbimize yönelip, O’nu düşünüp, O’na yalvarmaktır.

İbâdetleri, ilk olarak, bizi yaratan Rabbimiz olan Allah emrettiği için yapmamız gereklidir. İbâdetleri yalnız Allah emrettiği için ve Allah’ın rızâsını kazanmak için yapmalıyız. Başka maksatla yapılan ibâdet halis olmaz ve kabule lâyık da değildir.

İnsanı, mükemmel ve san’atlı olarak yaratan Allah, bu san’atında esmâsının tecellîlerini görmek istemektedir. Sâni’in esmâsının tecellîlerini göstermek ancak ibâdetle olur.

İnsana sayısız nimetler verilmiştir. Nimetler verilmekle kalınmamış, bu nimetlerden faydalanmak için gerekli olan istidat ve kâbiliyetler de fıtratına yerleştirilmiştir. Bütün bu nimetlerin, istidat ve kâbiliyetlerin verilmesinin bir karşılığı, bir teşekkürü olmalıdır. Bu da ancak ibâdetle olur.

İbâdetleri yapmakla hem dünya, hem ahiret saadeti kazanırız. İbâdetler sayesinde hayatımızı, Sâni-i Hakîm’in istediği şekilde tanzim ederiz. Böylece dünya saadeti kazanırız. Bunun âhiretteki neticesi de saadettir.

Burada bir hususu hatırlamakta fayda var. İbâdetini yapan bir kişi, yaptığı ibâdete güvenerek ahiretteki saadetini garanti ettiğini düşünemez. Çünkü ibâdet, verilen nimetlerin şükrüdür. Yani verilmiş nimetlerin karşılığıdır, verilecek olanların değil. Âhiret saadeti Allah’ın rahmetinden, ikramından beklenir. İnsan bu saadeti kazanma ümidi ve kaybetme korkusu ile beraber yaşamalıdır. Diğer adıyla havf ve recâ ortasında yaşamalıdır.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Bakara Sûresinin 21-22. âyetlerini tefsir ederken bir noktaya dikkat çekiyor. Meâli “Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibâdet ediniz…” şeklinde başlayan bu âyetlerin tefsirinde dikkat çekici bir cümle vardır. Bu cümle, dikkatle okuyan herkesi titretecek bir cümledir: “… hitâbın umum kâinata şâmil olup, farz-ı kifâye suretiyle haml-i emânete ve ibâdete insanların tahsis edilmiş olduklarına işarettir. Öyle ise ibâdette insanların kusurları umum kâinata tecavüzdür.” 2 Bu demektir ki, bütün kâinatın sorumlu olduğu ibâdet vazifesini (farz-ı kifâye olarak) insan yüklenmiştir. Kendi sorumluluğu yanında, kâinatın sorumluluğu da insanın omuzlarındadır. Sorumluluğunu yerine getirmediği takdirde bütün kâinat ondan dâvâcı olacak, hakkını talep edecektir. Bu talepler karşısında insanın nasıl bir duruma düşeceği, taleplerin çokluğundan anlaşılacaktır.

İnsanın ibâdet sorumluluğu, kendi sorumluluğu ile sınırlı olmadığından, ibâdetteki kusuru neticesinde cehennem gibi bir ceza ile cezalandırılması tam bir adalettir. Kusurlarına rağmen affedilmesi ise Allah’ın rahmetinin genişliğinden, affediciliğindendir. Yüce Rabbimiz, bizi ve bütün inananları affına nâil olan kullarından eylesin. Âmin.

Dipnotlar:      
1- Lem’alar, 2. Lem’a 2. Nükte, s. 16. (yeni tanzim s. 23).
2- İşârâtü’l-İ’caz, s. 152. (yeni tanzim s. 249).

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*