İnsanın değeri

Ortalama yetişkin bir insanın vücudunu oluşturan malzemelerin tümünü su: 35 litre, karbon:20 kg, amonyum: 4 litre, kireç: 1,5 kg, fosfor: 800 gr, tuz: 250 gr, potasyum nitrat: 100 gr, sülfür: 80 gr, flor: 7,5 gr, demir: 5 gr slikon: 3 gr ve az miktarda diğer 15 element olarak sıralayabiliriz.

Ya da bir kimyagerin araştırmalarına göre insanın vücudunda; “7 kalıp sabun yapacak kadar yağ, orta boyda çivi yapacak kadar demir, ancak bir kahve fincanı dolduracak kadar şeker, bir tavuk kümesini boyayacak kadar kireç, 2000 kibrit yakacak kadar fosfor, ufak bir topun atımına yetecek barut için potasyum bulunmaktadır.”

Bu durum insan vücudunu basit gibi gösterse de değeri bakımından mükemmelliğini gösterir. Nitekim teknoloji dünyasından haberler veren “Wired Magazine” adlı bir derginin araştırmasına göre, “İnsan vücudundaki sıvılar, dokular ve mikrop öldürmeye yarayan antikorlar büyük para ediyor. Ancak bunları satmak mümkün değil, zira bu vücut parçaları olmadan insanlar yaşayamıyor. Her hücrede bulunan DNA’ların gramı 1.3 milyon dolardan işlem görüyor. Vücuttan alınabildiği takdirde antikorlar da 7.3 milyon dolar ediyor. Bir akciğer 116 bin 400, böbrek 91 bin 400, kalp ise 57 bin dolara alınabiliyor. İnsan vücudunun en pahalı unsurunun kemik iliği ve kemik iliğinin gramının 23 bin; kilosunun ise 23 milyon dolar değerinde olduğu” ifade ediliyor. Böylece toplam maddi değerin 45 milyon doları bulacağı varsayılıyor.

Fakat en önemli unsurun değerinden hiç bahsedilmiyor. O da ‘canlılık’ vasfı. Çünkü bütün bu değerler vücudun diri yani canlı olması durumunda geçerli. Canlılık vasfını yitiren organlar nakledilemiyor.

Nitekim bir yazarımız bu konudaki soruyu Tıp ilminin çaresizliğini ifade ederek şöyle cevaplıyor; “Öte yandan, Tıp ilmi organ nakli konusunda maalesef şer’an henüz sınıfı geçebilmiş değil! Bir “beyin ölümü” yutturmacası var. Beyin ölümü gerçekleşen bir kişinin, yakınlarının rızasını alarak her türlü organını alabiliyor. Beyin ölümü sırasında organlar canlı bulunuyor. Bu esnada alınamayan bir organ, gerçek ölümde deforme oluyor, alınamaz hale geliyor. İnsan öldükten sonra en çok sekiz saniye içinde bütün organları iflas ediyor. Tıbbın çaresi kalmıyor! Fakat “Beyin ölümü gerçek ölüm müdür?” diye sorduğumuzda, Tıp ilmi bu soruya “evet” diyemiyor. Çünkü anestezi uyguluyor. Yani acı çekmemesi isteniyor. Demek adam gerçekten ölmüş değil! Öyleyse bu caiz olmuyor. Yani siz bir adamı yaşatmak için, bir diğer adamı ölmeden öldürmüş oluyorsunuz. O halde organ naklinden sadece, vericiyi öldürmeden alabildikleriniz caizdir.” (Yeni Asya; Süleyman Kösmene;10 Haziran 2022 ).

Demek maddi olarak ‘canlılık’ vasfına değer biçilemez. Hiçbir bedel bir insanın hayatına karşılık gelemez.

Bediüzzaman Hazretleri “İşte insan, Cenab-ı Hakk’ın böyle antika bir san’atıdır ve en nazik ve nazenin bir mu’cize-i kudretidir ki, insanı bütün esmasının cilvesine mazhar ve nakışlarına medar ve kâinata bir misal-i musağğar suretinde yaratmıştır.” (Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, s. 347) diyerek insanın maddi ve manevi değerine dikkat çekmiştir.

Evet, insan Cenâb-ı Hakk’ın ‘antika bir san’at’ıdır. En güzel bir şekilde yaratılmıştır. Paha biçilemez. Duygularına sınır konmamıştır. Cüzi irade olarak ‘seçme hürriyeti’ verilmiştir. Tercihini doğru yaptığında meleklerin gıpta ettiği bir mahlûk olabilirken; tercihini yanlış yaptığında ise canavar hayvanlardan daha aşağı bir duruma düşebilmektedir.

Rabbini tanıyıp kavrayabilmesi için öyle duygularla donatılmıştır ki, Bediüzzaman Hazretlerinin tesbitiyle mahiyetini bilemediği takdirde o duygunun yönlendirmesi ile Rububiyetini (İlahlığını) bile ilan edebilir.

Mesela ‘ene’ duygusu böyledir. Onun ‘tevhid’i kavramada bir ölçü olduğu bilinmez ise tıpkı ‘bir termometrenin ortamın sıcaklığını ölçen bir alet konumundan ortama sıcaklığı veren konumuna’ geçmesi gibi garip bir durum ortaya çıkacaktır.

Nitekim firavunlar, şeddatlar, nemrutlar gibi insanlar ilahlıklarını bu yüzden ilan etmişlerdir. Ancak ‘iman’ sayesinde insan dengeyi bulabilmiştir.

İnsanın bütün bu vasıfları taşımasına rağmen kendini ‘değersiz’ hissetmesi ve Rabbine şükredip rızasını kazanmak yerine; toplumda makam, mevki, şan, şöhret, zenginlik gibi diğer insanları etkileyip kendine teveccüh ettikleri zaman ‘değer’ kazanacağını zannetmesi nefsin ve şeytanın aldatmacasıdır. Çünkü insanların teveccühleri kabir kapısına kadardır.

Ebede namzet olan ve ebed için yaratılan insan ise en büyük ihtiyacı olan sonsuz yaşama arzusuna Allah katında ne kadar değerli bir mahlûk olduğunu anlamasıyla kavuşacaktır.

İşte bu sebeple Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Aleyhissalatü Vesselam Cenab-ı Allah’ın ‘antika san’at’ olarak yaratıp ‘değer’ verdiği insanın; bu büyük nimetlere şükrüne dikkat çekerek şöyle buyurmuştur:

“Ben sizin günah işlemenizden çok, size ikram edilen nimetlere şükretmemenizden korkuyorum. Dikkat edin, şükredilmeyen nimetler, öldürücü ve yok edicidir.” (Camiu’s Sağîr 5:253, Hadis No:7197).

Hüseyin ÇETİNSOY

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*