Küresel ısınmadan, küresel zulme

Dünyada iklim değişikliğini konu alan uluslararası toplantılarda artık hiçbir şeyin eksisi gibi olmayacağı tespitleri yapılıyor. Hatırlanacağı üzere daha önce de küresel ısınmanın 10 yıl içinde geri dönülmez noktaya ulaşacağı uyarısı yapılmış; dünyada büyük boyutlu kuraklıkların yaşanacağı, ormanların yok olacağı ve hastalıkların tırmanışa geçeceği medyada yer almıştı.

 

Keza “Meydan Okuyan İklim” adlı rapora göre, “geri dönülemez nokta”dan sonra büyük kuraklıkların, su kıtlığının meydana geleceği, ormanların yok olacağı, tarımda verimin büyük oranda düşeceği, denizlerin seviyesinin yükseleceği, sel felâketlerinin artacağı ve hastalıkların tırmanışa geçeceği yıllar önce bildirilmişti.

Bunun içindir ki raporu hazırlayanlardan Tony Blair hükümetinin eski Ulaştırma Bakanı Stephen Byers, “Önümüzde bir saatli çevre bombası bulunuyor” diye konuşmuştu.

En son “12’ye 7 kalan” dünyanın ömrünün sonunu bildiren “kıyamet saati”, beynelmilel çevreci bilim adamları tarafından “12’ye 5 kala”ya getirildi.

Okyanuslar ısınıyor, deniz seviyesi yükseliyor, göller kuruyor, ırmakların suyu azalıyor, kuraklıklar başgösteriyor ve karbondioksit oranı gittikçe artıyor. Mevsim dengesizlikleri ve kaymaları yüzünden hayvanlar ve bitkiler şaşırıyor; ayılar ve yılanlar kış uykusuna yatmıyor, ilkbahar erken gelip bitkiler erkenden çiçek açıyor.

Son günlerde medyada çıkan haberlere göre Birleşmiş Milletler, “Küresel ısınma öldürecek” diye uyardı. Dünyanın sonu hızla yaklaşıyor. Norveç, Kuzey Kutbu yakınlarındaki ücra Spitbergen Adasında dağın içinde dünyada bilinen bütün tarım türlerinin tohumlarını koruyacak bir “Kıyamet Günü Sığınağı” inşa edecek, üç milyon tahıl örneğini depolayacak…

 

2100 YILI “KIYAMET TARİHİ” OLARAK BELİRLENİYOR…

Yüzotuzüç ülkeden iki bin dörtyüz uzmanın açıkladığı Küresel Isınma Raporu, tüm dünyada büyük yankı uyandırdı. Rapor, dünyamızın felakete doğru gittiğini çok açık delilleriyle ortaya koyuyor. Uzmanların verdiği en önemli mesaj ise şu: “Atmosferi bugünkü gibi kirletmeye devam edersek, sıcaklık bu yüzyılın sonunda iyimser tahminle 4.4, kötümser senaryo ile 6.4 derece yükselecek. Harekete geçmezsek 2100 yılında insan nesli hayatını devam ettiremeyebilir.”

Özetle insanlık, sınır tanımaz egosunu tatmin, aç gözlülük ve hırsıyla tabiatın dengesini bozuyor; çevre tahribatını hızlandırıyor. Bunun içindir ki bilim adamları, vehâmetin boyutunu haber verip hükûmetlere âcil çağrıda bulunuyor.

Ne var ki başta ABD olmak üzere, sanayi artıklarıyla, atmosfere saldıkları sera gazlarıyla dünyayı ve atmosferi tahrip eden güçler, bu raporu görmezden gelmekteler. Tıpkı en fazla gaz salmakla yaşanan felâketin baş müsebbibi olan ABD’nin, bütün ısrarlara ve tehlike gonglarına rağmen Japonya’nın Kyoto kentinde 160 ülkenin imzaladığı atmosferi kirletmeye sınır getiren “BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi”ni imzalamaması gibi.. Tıpkı “süpergüç”le birlikte gıdaların genetik yapısını bozan İsrail’in Güney Afrika’da toplanan Habitat Toplantısında alınan tedbir kararlarına karşı çıkması gibi…

Oysa en iyimser raporlara göre bile, küresel ısınma nedeniyle suların kabarması sonucu yeryüzünden silinecek olan Maldiv Adaları gibi ülkelerden çığlıklar yükseliyor. Maldiv Dışişleri Bakanı Ahmed Said, “Deniz seviyesi böyle yükselmeye devam ederse bütün bir ülke sonsuza dek sular altında kalacak” diyor. Endonezya Çevre Bakanı Rachmat Witoelar da, “Otuz yıl içinde deniz, ülkemin iki bin adasını yutacak” diye feryad ediyor.

Ne var ki, yine başta ABD olmak üzere atmosfere en çok sera gazı salan ülkeler, bu raporları görmezden gelmekte ve “imdat!” çağrılarına kulaklarını tıkamaktalar. Amerikan Enerji Bakanlığı, “ısınma konusunda önlem alırsak iş kayıpları ortaya çıkar” diye hazır çıkarcı bir zihniyetle tedbir çağrısını reddediyor. Tıpkı, İsrail’le birlikte genleri bozdurulan gıdaların Afrika insanına yedirilmesini önerip savunun Bush gibi…

Oysa BM’ye göre en iyi senaryoyla 4.4 derece ile 6.4 derece arası bir ısınma artışına göre, yağmur ormanları ortadan kalkacak. Buzulların erimesi nedeniyle bazı ülkeler ortadan kalkacak. İspanya, İtalya, Yunanistan ve Türkiye çölleşecek. Hayvan türlerinin yarısı yok olacak. Dahası deniz seviyesi beş metre yükselecek ve gezegenimizde buzul kalmayacak. Güney Asya yaşanması imkânsız hale gelecek. Milyonlarca insan hayatlarını sürdürmek için kutuplara göç etmek zorunda kalacak. Ve nihayetinde okyanus yaşamı yok olacak. Kutuplara kadar çölleşme başlayacak. Hayatta kalabilenler kutupta yaşayan birkaç milyon kişi olacak. Her geçen yıl diğerinden daha sıcak olacak…

Diğer yandan, Çevre ve Orman Bakanlığı, Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü ve İstanbul Teknik Üniversitesi tarafından ortaklaşa yürütülen “Türkiye için iklim değişikliği senaryoları” projesine göre, Türkiye’de yıllık ortalama sıcaklıklarda iki- üç derecelik artış olacak. Kış mevsiminde sıcaklıklar ülkenin doğusunda daha fazla artış gösterecek, yaz mevsiminde ise tam tersi sıcaklar Batı bölgesinde Doğuya nazaran 3-4 derece yüksek olacak.

Yağışlarda da karışıklık değişiklikler olacak; kış mevsiminde Ege ve Akdeniz kıyıları boyunca yağışlar azalacak ve Karadeniz kıyısı boyunca artacak. İç Anadolu Bölgesi yağışlarında ise az ya da hiç değişiklik olmayacak. Kar yağışlarının azalması su kaynaklarını da kurutacak. Fırat ve Dicle havzasının üst bölümlerinde azalacak. Yağışlardaki önemli azalma, kuraklığa yol açacak. Ve sıcaklıklardaki maksimum genel ısınma eğilimlerinde Türkiye’deki hızlı kentleşmenin etkisi büyük olacak.

 

KÜRESEL ISINMANIN SOĞUK YÜZÜ

Yine açıklanan raporlara göre, son 50 yılda Antarktika’nın batısında 13 bin kilometre karenin üzerinde buz tabakasının küresel ısınmayla eridiği, bunun deniz suyu seviyesinden beş metre bir yükselişle kendini gösterdiği ve çok geç olmayan bir zamanda okyanuslarda yeni bir “buzullar dönemi”ni başlatacağı belirtiliyor.

“Eğer dünya çabuk aklını başına almazsa” daha şimdiden erken “maddî kıyamet” senaryoları yazılıyor. Diğer yandan 2036’da yörüngesini şaşıran bir göktaşının dünyaya düşebileceği haberleri çıkıyor. Yani, “küre-i arz başını bir seyyareye çarpacak, bir kıyameti koparacak” hâdisesinin maddî işâretleri veriliyor.

Sanayi ve enerji atıkları, sera gazları bu hızla ve bu sorumsuzlukla atmosfere bırakılsa, 20-30 yıl içinde özellikle Antarktika’nın “buz erozyonu”na uğrayacağı ve buzulların okyanuslara doğru kayıp süratle eriyeceği; sahilleri ve kara kıt’alarını istilâ edecek büyük sel felâketlerine sebebiyet verceği uyarısı yapılıyor.

Bütün bunlar “küresel ısınma”nın sıcak yüzü. Bir de “küresel ısınmanın soğuk yüzü” var ki, iklim değişiklikleri sâdece dünyanın ısısını arttırmıyor; aynı zamanda dengesiz iklim değişiklikleriyle daha da soğuk havalara ve dünyanın bazı bölgelerinde dondurucu kış mevsimlerine zemin hazırlıyor.

Normal hava şartlarında kar yağan bölgelere hiç kar uğramadığı, buna mukabil Arabistan’da ve Kuzey Amerika’da çöle kar yağdığını belirten uzmanlara göre, yarım yüzyıl sonra ilk kez Antalya’ya kar yağması gibi, küresel ısınma sâdece dünyanın sıcaklığını arttırmayacak, soğukların artmasına da sebebiyet verdirecek.

Gelecekteki küresel ısınma yüzünden yaşanan iklim dengesizlikleri yüzünden önümüzdeki yıllarda, iklimin büsbütün tezatlarla dolu kışların dondurucu soğuklarla, yazların şiddetli sıcaklarla geçeceği tespitleri bunun işâreti.

 

ZULÜM PROJELERİ VE FELÂKETLER ATBAŞI…

Görünen o ki, küresel felâketlerle, küresel zulümler atbaşı gidiyor. Biri diğerine âdeta zemin teşkil ediyor.

İnsanlık, zâlim ve gaddar güçlerin çıkarları için insanlığı ateşe veren zulüm ve felâketleri altında inlerken, yine aynı güçlerin havaya saldıkları zehirli gazlar ve atıklar yüzünden bu kez iklim dengesizlikleriyle küresel ısınma ve soğuma felâketiyle karşı karşıya kalıyor.

Bediüzzaman’ın tâbiriyle “küre-i arzın bu yangınını” zulüm ve günâhlarıyla insanlar kendisi çıkarıyor ve körüklüyor.

İşgâlin ilk haftasında sekiz bin mâsum Iraklıyı öldüren, işgâl boyunca resmî rakamlara göre en az 700 bin sivil ve mâsum insanı katleden – ettiren ABD, İsrail’in güvenliği, dünya egemenliği ve yeryüzündeki bütün enerji kaynakları ve hatlarının kontrolü uğruna bu zulümleri işliyor. “Büyük Ortadoğu Projesi” adı altında kıt’aları kasıp kavuracak dehşetli zulüm projelerini pervasızca devreye sokuyor.

Geçtiğimiz yıl 6 milyon Iraklının oy kullanmadığı, Irak halkının büyük çoğunluğunun sandık başına gitmediği seçimle, işgâlini daha da pekiştirme ve zulmünü daha da yayma peşinde…

Irak’ı bölüp parçalamak için, etnik grupların yanı sıra Şiîlerle Sünnileri birbirine kırdırma ve bu fitneyi başta Ortadoğu ve Önasya olmak üzere bütün İslâm coğrafyasına yayma komplosu kuruluyor.

Ecnebi işgalciler işgalin ilk haftalarında Guam adalarında eğitilen CIA peşmergeleriyle Kerkük, Musul ve Telâfer gibi Türkmen kentlerinde nüfus ve tapu dairelerini yıkıp yakarak yağma ve talan edip demografik yapıyı değiştirdiler. Bush ve Blair’in işgal askerleri ve işbirlikçileri, şimdi de Irak Anayasasına koydukları tuzak bir madde ile demografik yapısını altüst ettikleri Kerkük’te referanduma gidip daha da vâhim bir fitneyi ateşliyorlar.

Beşyüzbini Türkmen olan, gerisi büyük oranda Sünnî – Şîi Araplardan müteşekkil sekizyüz bin nüfuslü Kerkük’ü “Kürt kenti ve Kürdistan’ın kalbi” ilân eden Amerika’nın bölgedeki kuklası Barzani ve Talabani’nin, ağababalarına sırtını dayayarak bir zamanlar verdiği pasaportla ancak Kuzey Irak’tan çıkabildikleri Türkiye’ye densizcesine kafa tutmaları bundan…

Kısacası, zâlimler, zulüm ve işgal projeleri işbirlikçilerini, mütemerrid münâfık tabak yalayıcı kaselisleri yetiştirip İslâm dünyasının ve insanlık âleminin içine salıyor. Çıkarları uğruna yeni yeni ifsatlar türetmek için…

“HAVA İLE ZEMİNİN ÂDETA MUHALİF BİR VAZİYET GÖSTERMELERİ”

Gerçekten, Bediüzzaman’ın, “hava ile zeminin âdetâ muhâlif bir vâziyet gösterdikleri” zamanlara baktığımızda garip hâdiseler görmekteyiz.

Zira “süper güç” ve koalisyon ortakları, bu zulümlerle de kalmıyor; İran’dan başlayarak Pakistan, Afganistan, Suriye, Fas, Ürdün, Bahyern, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Ürdün, Yemen, Mısır, Suudî Arabistan gibi bir çok Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Ön Asya ülkesini bu zulüm projesine tamamen serfüru etmek için tehdit ediyor. İran’ın nükleer enerji üretme hakkını “tehlikeli” ve “tehdit” diye propaganda etmesinin maksadı bu.

22 İslâm ülkesini “değiştirip dönüştürme” projesinin mimarlarından Bush’un eski Ulusal Güvenlik Danışmanı şimdinin Dışişleri Bakanı Condoleezze Rice, yüksünmeden Türkiye’ye Irak’taki emr-i vakileri kabul etme ve yine Müslüman bir komşu ülke olan İran’a saldırısına destek verme projesini dayatıyor. Görünüşte “Irak’taki özgürleştirme operasyonu” maskeli işgal ve zulme karşı olan Macar asıllı bir Yahudi olan Amerikalı para spekülatörü George Soros, Yahudi lobisinden o­nlarca milyar dolarlık fonlarla İslâm dünyasını “turuncu darbe”lerle BOP’un cenderesine atmaya çabalıyor.

Güney Asya’daki deprem ve tsunamiye savaş uçaklarıyla “yardım malzemesi” gönderen ABD, güya yardım dağıtımı için o­nbinlerce askeri, silâh ve mühimmatı felâket bölgesinin kıyılarına yığıyor. Endonezya Başbakan Yardımcısının, “Yeter artık gidin!” diye resmen istemediklerini bildirmesine rağmen tam teçhizatlı Amerikan askerleri bir türlü ayrılmıyor. Felâket üzerinden yeni yeni işgâl senaryolarını sahneye koyuyor.

“HAVA İLE ZEMİNİN FIRTINA VE KIŞLA VERDİĞİ DERS…”

Geçtiğimiz kışta Anadolu’nun önemli bir bölümü karla kaplı hale geldi. Türkiye’nin doğusu kara teslim oldu; soğuk hava, kar ve fırtınayla titredi. Ülkenin dört bir yanında etkili olan kar yağışı hayatı felç etti. Doğu Anadolu’da yüzlerce köy yolu ulaşıma kapandı. Bazı bölgelerde göller ve nehirler buz tuttu.

Diğer taraftan Batı ve İç Anadolu kurak bir kış geçirdi. Başta Ankara ve İstanbul gibi büyük metropoller olmak üzere Anadolu’nun geri kalan kısmına hâlâ yeterince yağış düşmedi, “kuraklık tehlikesi” işâretleri verilmekte.

Bazı bölgelerde son elli yılda görülmeyen dondurucu soğuklara karşılık başgösteren bu kuraklığın, küresel felâketlerin yine insanlığın yanlışlarının sonucu olduğu, Bedüzzaman’ın “hava ve zeminin âdetâ (âdet olduğu üzere, her zamanki gibi) muhalif bir vaziyet” dersinden anlaşılıyor.

Bediüzzaman, “hava ile zeminin, zelzele ve fırtına ile gadâb-ı ilâhîyi haber vermek nevinden hiddet ettikleri” ve “âdetâ muhalif bir vaziyet gösterdikleri” zamanlarda, “mânevî fırtınaya alâmet olarak hissedilen hâdiseler”e karşı mânâ yüklü lâhika mektuplarını neşreder; kâinatta tesâdüfe yer olmadığını bildirir; zemin yüzündeki olayların anlamını açıklar.

Vatan, millet ve İslâmiyet aleyhindeki zulüm, oyun ve plânlar karşısında en çok “gadâb-ı İlâhî”nin “hiddeti”nden korkan Bediüzzaman, bunun ne anlama geldiğini araştırır.

Herşeyin hikmet cihetini ve mâverasını okuyan Bediüzzaman, hâdiseleri, kâinatta hiçbir şeyin mânâsız, gâyesiz ve maksatsız olmadığı Kur’ânî bir bakışla şerh eder. Mevsimlerin, baharın, yazın anlamını ve “kışın pek şiddetli soğuğunun hiddeti”nin hikmetini beyân eder. Yağmursuzluğun, kuraklığın, şiddetli sıcak ve soğukların mânâsını okutturur. Bunun ilâhî gadâbı haber verdiğini ifâde eder. “Hava ile zemin”in fırtına ve kışla verdiği mânevî mesajı iletir. (Emirdağ Lâhikası II, 309 -310)

“MÂNEVÎ FIRTINAYA ALÂMET…”

Bediüzzaman, Tek Parti devrinde itiyad haline gelmiş kışkırtmalar ve yanıltmalarla Türk Cezâ Kanunu’nun 163. maddesinin dindarlar aleyhinde kullanılmasına karşı, “Demokrat dindar milletvekillerine bir hakikati ihtar” başlıklı mektubu kaleme alır.

Zira o sırada bugünkü 312. madde (yeni 216. madde) gibi Bediüzzaman’ın “lastikli kanun” dediği 163. madde, inanç ve ibadet hürriyeti tahdidinde istimal edildiğinden Meclis’te ciddî tartışmalar yaşanıyordu. Millet irâdesinin temsilcisi ve demokrasinin mimarı olarak Demokrat Parti’nin Meclis’te bu maddeyi kısmen de olsa tâdilini gündeme getirmesi bekleniyordu.

Ancak, Halk Partisi ve din aleyhindeki mihrakların tahrikiyle bu kanundaki düzeltmeler geri kalmış, buna karşılık Bediüzzaman’ın “solcular hakkındaki kanun” dediği 141. ve 142. maddeler tâ’cil edilerek (derhal gündeme alınarak) görüşülmek istenmişti.

Bediüzzaman araştırmacısı Abdülkadir Badıllı, 1951 kışının ortasında yazılan (20 Aralık 1951 tarihli) mektubun serencâmını Ankara’da Meclis’te cereyan eden bu hâdiseye bağlar. Bunu, “Demokratları, hürriyet ve demokrasilik yolunda asıl hizmete çağırmak içinde, memleketin mühim ve can damarı hükümünde olan bir kanunu tehir etmelerini de tevbih (tekdir) eder” şeklinde yorumlar. (Bediüzzaman Said-i Nursî, Mufassal Tarihçe-i Hayat, 3. Cilt, shf, 1516)

Bundandır ki Bediüzzaman, “Demokrat dindar milletvekillerine” şunları yazar: “Bugünlerde hastalığım itibarıyla kışın pek şiddetli hiddetine tahammül edemedim. Çok tecrübelerimle, umûmî bir hatanın neticesinde hava ile zemin, zelzele ile fırtına ile gazâb-ı İlâhîyi haber vermek nevinden hiddet ediyorlar gibi âdetâ muhâlif bir vaziyet gösterdiler” diye haber verir.

Peşinden de, “Ben de bundan bir mânevî fırtınaya alâmet hissettim” tespitini yapar. (a.g.e.)

“DİNDARLARIN BİR TELÂŞI VAR”

Konuyla alâkalı mektupta Bediüzzaman, evvela Kur’ân tefsiri Risale-i Nur’un değeri ve hizmetini anlatır. “Dindar, hâmiyetkâr ve vatanperver milletvekillerine şunu arzediyorum” başlığı altında önce “Mekke-i Mükerreme’de Hacerü’l-Esved yanında hürmet için konulduğunu hacıların gördükleri Zülfikar Mucizât-ı Kur’âniye mecmuasıyla, Medine-i Münevvere’de Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın kabri üzerinde konulduğunu gördükleri Asâ-yı Mûsâ mecmuası gibi Risale-i Nur’un bir kısım eczaları, âlem-i İslâmın bizimle hakikî uhuvvetini temine vesile oldukları”nı bildirir.

Peşinden, “Başvekil’in (Adnan Menderes’in) ‘din propagandası yüzünden şimdiye kadar bu vatana hiçbir zarar gelmediğini’ söylediği bir sırada, dört mahkemenin beraatine ve serbestiyetine karar verdikleri Nur risalelerinin “müsâdere edilmek suretiyle (el konularak) dört seneden beri evrâk-ı muzırra (zararlı kitaplar) gibi dosyalar içinde mahkeme mahzenlerinde çürütülmek suretiyle imhâsına çalışılması”nı nazara verir.

Devamında ise, “bu dindarların serbestiyeti hakkındaki kanunun tasdikinin tâcili (acele edilip) ve takdimi (öne -gündeme- alınması) lâzım gelirken te’hir edilmesi, dindar meb’usların nazar-ı millette ‘kendilerine düşen en ehemmiyetli dinî vazifelerini yapmıyorlar’ diye dindarların bir telâşları var” endişesini iletir. “Biz de telâş ediyoruz ki, dahilî, gizli dinsizler ve komünizm hesabına çalışan hâinler bu vaziyetten istifade etmemeleri için bu gelecek hakikati sizlere beyân etmeye hâmiyyeten mecbur oldum” diye çözüm yolunu yazar. (a.g.e)

“ZEMİN YÜZÜNDE ZULÜM VE TAHRİBAT…”

Yine bu sebepledir ki, “Aziz, sıddık kardeşlerim” hitabıyla başlayan ve hâdiselerin hikmet veçhesini bildiren bir mektubunda şu ibretli vakıayı bildirir. “Medâr-ı ibrettir ki; burada Risale-i Nur serbest okunup yazılırken – hilâf-ı adet – başta bu kış, yaz gibi gittiğini çok adamlardan işittim. Ne vakit bana ve Risale-i Nur’a hücum edildi, yazdırılmadı, tâtil oldu; gâyet şiddetli bir kış başladığı gibi…” anlamını bildirir. (Emirdağ Lâhikası, 24)

Kur’ân tefsiri Risâle-i Nur’a ilişilmesinin bu Kur’ânî mânâya göre tahlilini yapar. Kâinatta hiçbir şeyin tesâdüfî olmadığını, dünyada olup bitenlerin arka plânını ve kader cihetini açıklar.

“Küçücük bir Nur talebesi”nin, “Üstadım, yağmur duası ve namazın neticesi görünmedi, faydasız kaldı. İki üç defa bulut toplandı, yağmur vermeden dağıldı. Neden?” şeklindeki sualine, önce, yağmursuzluğun, bu çeşit dua ve namazın vakti olduğu, illeti (sebebi) ve hikmeti olmadığı esasını hatırlatır.

Sonra bu sualin cevabını izâh eder:

“Nimet ve rahmet-i İlâhiyenin fiyatı, şükürdür. Biz şükrü hakkıyla vermedik. Evet, rahmetin fiyatını şükürle vermediğimiz gibi; zulmümüzle, isyanımızla gadâbı celb ediyoruz. Şimdi zemin yüzünde zulüm ve tahribat, küfür ve isyan ile, nev-i beşer tam tokada kendini müstahak etti ve dehşetli tokatlar yedi. Elbette bir parça hissemiz de olacak.”

“DENİZ DİBİNDEKİ BALIKLAR DAHİ ŞİKÂYETÇİ…”

Bediüzzaman kuraklık ve benzeri umumî musîbetlerin ve belâların mânevî boyutlarını tasrih ederken şu hadis-i şerifi zikreder: “Hattâ deniz dibindeki balıklar dahi günahkâr ve zâlimlerden şekvâ ediyorlar ki, ‘onların yüzünden yağmur kesilir, hattâ bizim de nafakamız azalır’ derler.” (Et-Terğib ve’t-Terhib, 1:281, 3:314; Hayatü’l-Hayavânü’l-Kübrâ, 1:381.)

Akabinde de, “Evet, bu zamanlarda öyle günâhlar, zulümler oluyor ki, rahmet istemeye yüzümüz kalmıyor, mâsum hayvanlar da azap çekerler” izâhını yapar.

Keza “Öyle musibetten kaçınız ki, geldiği vakit zâlimlere mahsus kalmaz, mâsumlar ve mazlumlar da içinde yanar.” (Enfâl Sûresi: 25) âyetenin hikmetini tefsir eden Bediüzzaman, “Çünkü, musibet-i âmmeden mâsumlar hârika bir tarzda, yangın içinde selâmette kalsalar, hikmet-i diniye bozulur. Çünkü din bir imtihan, bir tecrübedir. O vakit, Ebu Cehil gibi fenalar, aynen Ebu Bekir-i Sıddık Radıyallahu Anh gibi tasdik ederler. o­nun için, musibet-i âmmede mâsumlar da belâ çekerler” sırrını serdeder.

Ve bu zamanda, “malda ve rızıkta hîlelerle, suistimâl ile, rüşvetle çok haram karıştığı ve ekinciler kendi malına hakkıyla sahip olmadığını ve o­n adamdan iki-üçü tam rahmete müstahak ise, ekincilerin malından istifade edenlerden beş-altısı ya zulümle, haram karıştırmakla, ya şükürsüzlükle rahmete istihkakını kaybettiğini” belirtir. (Emirdağ Lâhikası, 31,32,33)

Yolsuzluk, rüşvet, faize bulaşma, haram mal ve su-î istimalin bütünüyle bereketsizliğe ve musîbetlerle zemin hazırladığını kaydeder.

“ACABA YİNE BİR HATÂ-YI UMUMÎ Mİ MEYDANA GELDİ?”

Bediüzzaman bu tespitleri şüphesiz o gün için yapar. Ancak, bunun sebebini anlamak için, o günkü “cerîdeler”e baktırdığı gibi, “havanın âdetâ muhalif hali”ne, normal mevsim şartlarına, süregelen âdetlere aykırı haline karşılık bugünkü gazetelere baktığımızda, karşımıza da buna benzer manzaralar çıkmakta.

İşte, bunun içindir ki, 1951’in Aralık ayında, hava ile fırtınanın muhâlif vaziyetinden ve şiddetli kışın hiddetinden endişelenen Bediüzzaman’ın, “Kalbime geldi ki: ‘Acaba yine İslâmiyet ve hakaik-i imaniye zararına bir hatâ-yı umumî mi meydana geldi?” diye suali tedâî etmekte. Nur talebelerine “Ne var? Cerîdeler (gazeteler) ne haber veriyorlar?” sorusunun cevabındaki hakikat anlaşılır.

Bediüzzaman, “mânevî fırtınaya alâmet hissettiği” maddî fırtınayı ve “umumî hatanın neticesi” olan “kışın pek şiddetli hiddeti”ni elbette o zamanki “kışın şiddetli soğuğu” için izâh eder.

Ne var ki, son zamanlarda yurdun yarısını kavuran kuraklığa, Doğu’da nehirleri ve gölleri donduran, hayatı felçeden zemherir soğuklara baktıkça; Amerika’dan Uzakdoğu’ya uzanan dünyadaki büyük yıkıcı depremleri, tsunamileri, sel felâketlerini duydukça, ister istemez Bediüzzaman’ın sorduğu sual akla geliyor: “Acaba yine İslâmiyet ve hakaik-i imaniye zararına bir hatâ-yı umumî mi (umumî bir hata mı) meydana geldi?..”

“CERİDELER NE HABER VERİYOR?”

Ve Bediüzzaman’ın dünün ceridelerine baktığı gibi bugünkü gazetelere baktığımızda karşımıza dehşet verici bir tablo çıkıyor.

Mesela, başta olan imam hatip okulları ve İlâhiyat fakülteleri olmak üzere, üniversitelerde başörtüsü yasağı sürüyor. Sırf imam hatip mezunlarına yarayacak diye bir milyon meslek lisesi mezununun üniversite giriş sınavlarındaki haksızlık hâlâ tedâvülde. Bunun kaldırılması için yapılan çalışmalar, yine Başbakan’ın partisine “ültimatomu” ve ilgili Meclis komisyonuna “tâlimatı”yla sümenaltı edildi. Tıpkı daha baştan Başbakan ve Yardımcısının, “imam hatip okulu açmayacağız” diye bazı odaklara “güvence” vermesi gibi…

Mesela, halkın yüzde doksan dokuzu Müslüman olan Türkiye’de, devletin din öğretimi ve eğitimi veren okullarda dahi dinin emri olan ve Kur’ân’ın âyetiyle sabit bulunan tesettürün bir parçası başörtüsüne yasağı devam ediyor.

İktidar partisi, evrensel hukuka, insan haklarına, temel hak ve hürriyetlere, Anayasaya ve yasalara aykırı olan bu kanunsuz yasağı kaldırmak yerine, bigâne kalıp “başörtüsü yasağı öncelikli sorunumuz değildir” sorumluluğunu sürdürüyor.

Mesela geçtiğimiz süreçte, Kur’ân kursları yönetmeliği, “İstanbul’daki sinagoglara yapılan bombalı saldırılardan daha vâhim” olarak nitelendirildi. Kur’ân öğrenilmesi ve okutuluması, “beyin yıkama”, “terör ve çatışma sebebi” olarak takdim edildi. Bütün bunlara karşı, Kur’ân öğrenimini tanzim eden yönetmelik “gerginlik olmasın” gerekçesiyle yine Başbakan’dan gelen “tâlimat”la bir “cürüm”müş gibi geri çekildi.

Dahası, Kur’ân öğrenimini “suç” sayan, Kur’ân kurslarına devam etmeleri önündeki yaş yasağı sürüyor. Okul zamanı ilköğretim mezunu olmaları, yani 15 – 16 yaşına gelmeleri, yaz tatilinde ilköğretimin beşinci sınıfını bitirmeleri, en az 12 yaşını geçmiş olmaları şartı duruyor. Bin sene Kur’ân’a hizmet etmiş bir milletin çocuklarının dinlerinin temel kitabı Kur’ânla tanışmalarına ve okumalarına mâni olunuyor…

İşin acıklı yönü, verilen o­nca söze rağmen, iktidar partisi yöneticileri ve hükûmet üyeleri, “zamanı değil”, “bazı mahfilleri küstürmemek”, kimi mihraklara “şirin gözükmek” mülâhazasıyla “sonra düzeltilecek” diye demokrasi dışı mihraklarca işletilip devam ettirilen “Kur’ân yasağı”nı kaldırmaya yanaşmadılar, yanaşmıyorlar.

Kısacası, 28 Şubat “postmodern darbe” sürecinin bir sonucu ve tepkisi olan Ankara’daki siyasî iktidar, bu sürece has “hassasiyetleri” aynen devam ettirdi, ettiriyor…

En son “Cumhurbaşkanlığı seçimi”yle bu makamın da “ele geçirilmesi” gerekçesiyle Türkiye’de yeniden 28 Şubat benzeri “demokrasiyi tahrip” sürecinin başlatılmasına bahane edilmesine kapılar açılıyor…

TEMEL HAK VE HÜRRİYETLERE İLİŞİLİYOR

Bugünün “cerîdeler”i, iktidarın beşinci yılında hâlâ buna benzer hususları haber veriyor. Müslüman bir ülkede Müslüman vatandaşların temel hak ve hürriyetleri serişte edilerek âdeta bir cinâyetmiş gibi gösteriliyor. Müstehcenliği ve ahlâksızlığı terviç eden “magazin kadın programları” bütün şamatasıyla canlı yayında; âileyi, gençliği, çocukları zehirliyor. Kapkaç terörü, hırsızlık, sokak çeteleri had safhaya varmış. Kötü madde bağımlılığı, uyuşturucu yaşı ilköğretim yaşına inmiş. Sanal kumar oyunları çocukları, gençleri esir alıyor. Ne var ki siyasî iktidar sâdece sızlanmakla kalıyor.

Demokrasi, hukukun üstünlüğü, temel hak ve hürriyetler adına çıkarılan AB uyum yasaları budana budana kuşa çevriliyor. AB Kopenhag Siyasî Kriterlerinin en başında yer alan “düşünce ve ifâde özgürlüğü”nü kısıtlayan maddeler hâlen uygulamada…

Türkiye’nin AB Müktesebatının Üstlenmesine İlişkin Ulusal Program’da verdiği taahhütlere rağmen, düşünce ve ifâde hürriyeti önündeki engeller kaldırılmıyor. Bu yüzden hâlen Türk Ceza Kanununun 301. maddesi üzerinden kızılca kıyamet koparılıyor; lâkin eskinin 312., yeninin 216. maddelerinden dolayı o­nlarca gazeteci ve yazar sırf Kur’ân’ın eski peygamberlerin kavimlerinin başına gelen helâketler hakkındaki âyetlerin tefsirine göre depreme “İlâhî ikaz” dedikleri için ceza alıyor.

Türk Ceza Kanununun 500 maddesinden 275 maddesi düzeltildi. Ancak, düşünceyi ifâdeyi suç sayan 312. madde ve benzerlerine ciddî bir biçimde dokunulmadı. Üstelik, yeni düzenlemelerle ifâde hürriyeti daha da kısıtlandı, ceza almasına seyirci kalındı.

Meclis’te Anayasayı değiştirecek güçte olan hükûmet, Türkiye’yi bir “düşünce suçlusu hapishanesi” haline getiren bu maddeleri yeterince düzeltme azmini göstermedi.

Hûlâsa, sırf inancı gereği dinin gereğini yaşayanların ve inancını, düşüncesini ifâde edenlerin mağduriyeti devam ediyor…

Yine bu dönemde, bütün dinlerde büyük bir günâh olan ve âile hayatını çökerten zinanın suç sayılıp cezalandırılmasından cayıldı. “Başörtüsü yasağının Türkiye’nin meselesi olmadığı” bizzat iktidarın ileri gelenleri tarafından defalarca ileri sürüldü. Şarap fabrikalarını gezen bir başbakan yardımcısı, “içkiyi şişede sevdiğini” söyleyip bu âleme hoş görülmeye çalıştı. Biranın “millî içki” olması için kanun tasarısı taslağı hazırlandı.

“DEHŞETLİ BİR FİRAVUNLUK VE HODGAMLIĞA” DESTEK…

Bu arada, baştan başa bombalanan Afganistan’da, Irak’ta kaos, kargaşa had safhada. Hâlâ istikrar ve barış gelmiş değil. Kukla yöneticiler elindeki ülke, ekonomik sıkıntılar ve çalkantılarla inim inim inliyor.

Gün geçmiyor ki, çocukların katledildiği, evlerin basıldığı, pazaryerlerinin bombalandığı, köylerin tarandığı yeni yeni olaylar olmasın. Sözde “El Kaide militanları”nı yakalamak ve “terörist operasyonları” perdesinde devam eden ev ve mahalle baskınlarına yenileri eklenmesin. Gün geçmiyor ki intihar saldırıları ve katliamlar yaşanmasın…

Gün geçmiyor ki, Bediüzzaman’ın ifâdesiyle, “böyle hiçbir kanun-u adalete ve insaniyete ve hiçbir düstur-u hakikate ve hukuka muvafık (uygun) gelmeyen boğuşmalar” olmasın.

Gün geçmiyor ki, Irak’ta yüzlerce mâsum insanın katledilmesi ve yaralanmasıyla, artık kanıksanan (!) “onlarca – yüzlerce Iraklının cesedi bulundu” haberleriyle böylesine “dehşetli bir firavunluk, bir hodgâmlık hükmetmesin.”

Gün geçmiyor ki Irak kentlerinde, kasaba ve köylerinde, “hak ve hakikat ve din ve adalet hesabına olmayan, bilakis inat ve asabiyet-i milliye (ırkçılık) ve menfaat-i cinsiye (ırkının – devletinin çıkarı) ve nefsin enâniyetine dayanan, dünyada emsali vuku bulmayan gaddarâne zulümler” işlenmesin… (Kastamonu Lâhikası, 160-161)

ZÂLİMLERİN ZULÜMLERİ SEYREDİLİYOR…

Ve ne yazık ki bin sene Kur’ân’ın bayraktarlığını yapan bir milletin hükûmeti, “stratejik müttefikimiz” diye bu zulümleri yapan zâlimlere yakın duruyor; zulümlerini seyrediyor. Dahildeki siyasî iktidar böylesine adaletsiz, kanunsuz ve hukuksuz boğuşmalara, gaddarcasına zulümlere, ayyuka çıkan dehşetli firavunluk ve hodgâmlığa arka çıkıyor; günübirlik teslimiyetçi politikaların adına “reel politik” denilerek…

“Bin mâsum çoluk çocuk, ihtiyar, hasta bulunan bir yerde, bir iki düşman askeri bulunmak bahanesiyle bombalarla o­nları mahvedenleri ve binler, milyonlar mâsumların kanlarını heder edip ve bütün insanlara zarar olan bu harbi idâme ve sulhu reddedenleri” büyük bir hevesle “dost” ve “müttefik” kabul edip siyasî, ekonomik, askerî işbirliklerini ilerletiyor.

Son dört yıldır, Toma Hawk füzeleriyle, 10 ton ağırlığındaki B-2 ağır bombardıman uçaklarıyla Irak halkının üzerine bombalar atan Amerika ve İngiltere’nin işini kolaylaştırmak için tezkereler çıkarıldı. Buna “gerekçeler” sıralandı…

Onlarca havaalanı ve liman Amerikan askerlerinin her türlü askerî malzeme, savaş uçağı yedek parçası, lojistik destek temini ve tevzii için Resmî Gazete’de “Bakanlar Kurulu kararı” kararı yayınlandı. Hükûmetin Savunma Bakanı, “Gerçi Meclis tezkereye izin vermedi ama, Amerikan uçaklarının Irak’ı bombalamak için Türkiye üzerinden Irak’a sorti yapmalarına imkân tanıdık. o­nca hava ve deniz limanını Amerikan işgal gücüne açtık; tezkerenin açığını telâfî ettik” diye Ankara’nın Müslüman komşu ülkeye karşı desteğini yüksünmeden deklâre etti.

Tıpkı yine bu siyasî iktidar döneminde İsrail’le imzalanan içinde GAP ve KOP’un (Konya Ovası Projesi) yer aldığı tarımdan, sulamadan, telekomünikasyona kadar çok geniş alanda “İsrail’le mutâbakat zaptı” imzalaması ve bu ülkeyle her türlü ortaklık ve işbirliğine gidilmesi, mevcut anlaşmalar daha da geliştirilmesi gibi…

Siyasî iktidar, türlü tâvizlerle zâlimâne bir savaşta eski Osmanlı vilâyetinin bakiyesi Müslüman bir halka karşı, okyanuslar ötesinden gelen işgalci güçlere verdiği açık destekle zulme ve zâlime arka çıktı.

“Zâlime ve zülme en edna bir meyil göstermek”, hatta zâlime taraftarlık anlamına gelen o zulümleri “çok fazla telâkkî etmemek” bir yana, zâlimin ve zulmün yanında yer aldı. Türkiye Başbakanı, tamamen bir neocon – Yahudi projesi olan “BOP’un eş başkanı” olarak İslâm dünyasında öncülük edip, “Diyarbakır’ı BOP’un merkezi” ilân etti. Amerika’daki Yahudi lobisinden “cesâret ödülü” alan Başbakan ve Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı’nın ağzından, her fırsatta Türkiye işgalci ABD’nin “stratejik ortağı” ilân edildi.

Ortadoğu’da fitne ateşini alevlendirdi. “Lübnan’ın Özal’ı” Bush’un dostu Hariri’ye suikast düzenlenip Suriye’ye saldırmaya bahaneler üretildi. İsrail’in resmen açıkladığı yüzlerce nükleer başlıklı füzeye sahip olduğu açıklamasına bakılmadan, İran’ın içinin karıştırılması ve savaşa sürüklenmesi plânıyla Irak’takine benzer yeni bir “nükleer silâh” iftirası ortaya atıldı.

Sonradan yalan olduğu ortaya çıkan “kitle imha silahları”nı bulmak ve “El Kaide ile irtibatını kesmek” gerekçesiyle Irak’a saldırıldığı gibi.

Ama Ankara’da ne garip ki hâlâ “bir iki düşman askeri bulunmak” bahanesiyle “bin mâsum çoluk çocuk, ihtiyar, hastayı katledenler”in “kanlı ihâle pastası dilimleri” peşinde koşuluyor. Yahudi lobisi güdümündeki Bush yönetimi şâhinlerinin petrol ve silah şirketleri sahipleri tüccarlardan arda kalan “Kuzey Irak taşeronlukları” kapılmaya çalışılıyor…

ZÂLİMLERİN KILINÇLARINDAN MEDET UMULUYOR…

Doğrusu bugün, Kastamonu Lâhikası’ndaki tahlile uygun olarak, “İnsan şüphesiz ki çok zâlimdir, çok câhildir” (Ahzâb Sûresi, 72) âyetine, “şimdiki boğuşan insanlar en âzam (en ziyâde) bir tarzda mazhar oluyor.” Yalan, aldatıcı propagandalarını dinliyor. En çarpıcısı, “zulme rızâ zulümdür; taraftar olsa, zâlim olur” kaidesince, zulme râzı olup, hatta meyledip, “Zulme meyletmeyiniz, yoksa cehennem ateşi size de dokunur” (Hûd Sûresi, 110) âyetinin kapsamına giriliyor…

 

Bütün dünyanın karşı çıktığı ve tel’in ettiği, bütün insanlığa zarar olan bu harpleri devam ettirenlere destek veriliyor. BM’nin, AB’nin, İslâm dünyasının ve Arap âleminin bütün rica ve ısrarlarına rağmen, uluslararası arenada barışı reddedenlerle beraber hareket ediliyor.

En vâhimi de, “Kur’ân’a, İslâma yardım değil, belki kendine tabi ve âlet etmekle elini uzatan” zâlimlerin kılıçlarına dayanmaya çalışılıyor; “yardımcılıklarına” tenezzül edip tezellül ediliyor.

ABD bunca zamandır, en üst düzeyde, bizzat Bush’un ağzından defalarca söz verdiği “PKK ile mücadele” sözünü yerine getirmedi; sürekli oyalıyor. “Koordinatör” atayarak “müttefiki” dediği bir milleti âdeta avutuyor. Ne taahhüd ettiği, sayıları yüzelliyi bulan terör örgütü elebaşlarını teslim etti; ne Başkent Bağdat, Süleymaniye, Kerkük ve diğer şehirlerdeki “PKK merkezleri”ni kapattı; ne Kandil dağındaki terör yuvalarını dağıttı ve ne de Kuzey Irak’ta terörün besletilip eğitilmesini engelledi…

Nihâyetinde tamamen uluslararası ifsad şebekelerin işi olduğu her gün daha da bâriz bir şekilde ortaya çıkan gerçekle Hırant Dink cinâyetiyle, Türkiye’nin kendi içine kapanıp Kerkük’teki oldubittiden uzak kalması oyunu oynandı. Bunun için yeni yeni cinâyetlerin hedeflendiği haberleri piyasaya sürüldü. Türkiye haftalarca Kerkük’ün statüsünün değiştirilmesi ve terör örgütünün Kuzey Irak’tan tasfiyesi yerine, Dink cinâyetiyle meşgul ettirildi.

“ERMENİ TASARISI” TÜRKİYE’Yİ İRAN VE SURİYE SALDIRISINA ORTAK ETMEK İÇİN…

Görünen o ki Türkiye aleyhinde her türlü fesad ve fitnede maşa olarak kullanan Ermeniler içindeki Yahudi orjinli “Pakraduniler” devrede. Müfrit Ermeni komiteleri yeniden kullanılmakta. “Yahudi şebekeleri daha önce Ermenileri Osmanlı aleyhinde istimal etti, şimdi de Kürtleri kullanmaya çalışıyor” diyen Dink’i devre dışı bıraktırmanın “küresel zulüm projesi”nin bir parçası olduğu açıkça ortaya çıkmakta…

En son ABD’deki Yahudi lobisi mârifetiyle “Ermeni tasarısı” üzerinden tam bir Yahudi oyunu oynanıyor. “Tasarı” yine Türkiye’ye karşı bir koz olarak Kongrede gündeme getiriliyor. Maksat, İran ve Suriye saldırılarında Türkiye’yi bir Müslüman ülke olarak ABD ve İsrail’in yanına çekip destek vermeye zorlamak…

Tablo şu: Temsilciler Meclisinde 30, Senatoda ise 13 Yahudi asıllı üye var. Kongrenin toplam üye sayısının yaklaşık yüzde 20’si teşkil eden bu “grubu” baskı aracı yapan Yahudi lobisi, sözde “Ermeni soykırımı” ile ilgili kafa karışıklığı meydana getirip Ankara’yı kendine mecbur etme stratejisini deniyor. Yeri gelince, ABD’de soykırım iddialarına karşı durduklarını ileri süren Yahudi lobisi, 24 Nisan’a doğru Kongre’deki gücünü kullanarak, Türkiye’yi bir defa daha Ortadoğu’da teslim almak peşinde.

Plân bu: Irak yetmedi, Türkiye’nin İran ve Suriye’ye karşı, ABD ve İsrail’in yanında yer almasını sağlamak… Sabra ve Şatilla mülteci kampları katliamı katili Kasap Şaron’un halefi, “Türkiye – İsrail mutâbakat zaptı”nda imzası bulunan Lübnan katliamı tâlimatını veren İsrail Başbakanı Olmert bu bağlamda Türkiye’ye geldi.

Daha Türkiye’den dönmeden Mescid-i Aksa’nın etrafındaki yasa dışı kazılarla alâkalı kabul ettiği “teknik heyet incelemesi” İsrail’de şiddetli itirazlara uğrayan Olmert’in, Erdoğan’ın “Yahudi lobisi desteği”ne verdiği cevap bu hususta ibret verici. Olmert’in Ankara’da açık bir destek sözünden kaçınarak “Bu konuda Kongre üyelerinin görüşlerine saygı duyuyorum. Herhalde neyin doğru olduğunun kararını kendileri vereceklerdir” şeklindeki nötr imâlı ifâdesi, “Soykırım tasarısı”nın İsrail ve ABD canibince Türkiye’yi Ortadoğu’daki fitneye çekmek amacıyla istimal edildiğinin bir işâreti…

 

TÜRKİYE’YE KOMPLO KURULUYOR, TUZAĞA DÜŞÜRÜLÜYOR…

Özetle dün İngiltere’nin yaptığı gibi, Kissinger’den kalma Yahudi lobisi kontrolündeki bugünün demokrasi ve insanlık değerlerinden uzaklaşmış çıkarcı “ikinci Amerika”sı, sözde “yardımına koştuğu” ülkeleri yalnız ve yalnız “kendine tabi ve âlet ediyor.” “Demokrasi ve özgürleştirme” vaadiyle koca ülkeleri çıkarlarına maşa olarak istimale alışmış, buna tevessül ediyor.

Bediüzzaman, “Öyle zâlimlerin kılıçlarına dayanmak, hakkaniyet-i Kur’aniye elbette tenezzül etmez. Ve milyonlarla mâsumların kanıyla yoğrulmuş bir kuvvet yerine, Hâlık-ı Kâinatın kudret ve rahmetine dayanmak, ehl-i Kur’ân’a farz ve vaciptir” ikazı dinlenilmedi.

Yine Bediüzzaman’ın dikkat çektiği, “zındıka ve dinsizlik o boğuşanların birisine dayanıp ehl-i diyaneti (dindarları) ezer. O zındıkanın tazyikinden (baskısından) kurtulmak, o­nun aksi cereyanına taraftar olmak bir çâredir. Fakat şimdiye kadar o taraftarlık bir menfaat vermeyerek çok zararları dokunmuş” hakîkatine göre hareket edilmedi.

Bundandır ki, “hem zındıka, nifak hasiyetiyle her tarafa döner. Senin dostunu kendine dost edip sana düşman eder. Senin taraftarlık cihetiyle kazandığın günâhlar, faydasız boynunda kalır” tespitindeki mânevî ihtar tecelli etti.

Aynı inancı paylaşan ve ortak tarih ve kültüre sahip olan dost, kardeş, komşu Müslüman ülkeler, sinsî desîselerle birbirine düşman edilmeye çalıştılar. Türkiye’nin, İran ve Suriye’ye karşı işgalci zâlimlerin yanında olması plânı adım adım devreye sokuluyor. Ve çok düşündürücüdür ki Ankara, Müslüman komşularına karşı adım adım bu tuzağa düşürüldü.

Emrindeki Irak hükûmetinin ve kuklası Kuzey Irak idâresinin cür’etlendirdiği terör örgütünü bertaraf etmeye yanaşmayıp himâye eden Amerikan neo-con yönetimi, şimdi de Türkiye’nin hududun öbür tarafındaki terör örgütünü imha havucuyla Kuzey Irak bataklığına çekme komplosunu kuruyor…

ZULÜM PÂYİDAR OLMAYACAKTIR

Ama ne olursa olsun neticede, zulüm pâyidar olmayacaktır. İşgalciler geldikleri gibi bir gün olur elbette gideceklerdir. Âlem ilelebet zulûmatta kalmayacak, “bir gün elbette şems-i hakikat doğacaktır.”

İsrail Filistin’den kovulacak, Irak da, Afganistan da zâlimlerin kılıncından kurtulacaktır. Zâlimlerin kılıçlarının ve yardımcılıklarının fayda vermediği bir defa daha anlaşılacaktır.

“Evet, biz ferec ve ferah ve sürur ve fütûhat isteriz- fakat kâfirlerin kılıncıyla değil! Kâfirlerin kılınçları başlarını yesin; kılınçlarından gelen fayda bize lâzım değil. Zaten o mütemerrid ecnebilerdir ki, münâfıkları ehl-i imâna musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler” hakikati bir defa daha tezâhür edecektir. (Lem’alar, 155)

İnanıyoruz ki, “Zülmî küfriyatlarıyla zemin yüzünü mülevves ve perişan eden ve yer yüzünü kanla bulaştıran” zâlimler cezâsız kalmayacaklar.

Her şeyin evvelini, âhirini, zâhirini, bâtınını bilen Âlim-i Külli Şey, beşerin kirli elinin karışıp karıştırdığı ve bulaştırdığı zulümleri ve fitneleri ortadan kaldıracak ılık bahar iklimi yeniden yaratacaktır.

“Ne Arab’ın yüzü, ne Şam’ın şekeri” ifsadına karşı, “esası ve ruhu İslâmiyet olan hakikî milliyetimiz hâkimiyetini gösterecektir.” “Ve Hilâfet-i Osmaniye ve Türk ordusunun o milliyete bayraktarlığı itibariyle, o İslâmiyet milliyetinin sadefi ve kal’ası hükmünde Arap ve Türk hakikî iki kardeş, o kal’a-i kudsiyenin nöbettarı oldukları”nın idrâkine bir defa daha varacaklardır. (Hutbe-i Şâmiye, 59)

İkinci Dünya Savaşının tahlilinde Bediüzzaman, “menfî esasa binâ edilen ve Karun gibi ‘Bu servet bilgim sâyesinde bana verilmiştir” (Kassas Sûresi, 78) deyip ihsân-ı Rabbânî olduğunu bilmeyip şükretmeyen ve maddiyyun fikriyle gâlip gelen şu medeniyet-i Avrupaiye öyle bir semâvî tokat yedi ki, yüzer senelik terakkîsinin mahsulünü yaktı, tahrip edip yangına verdi” tefsirini yapar. Zaman kaydını izhâr edecek, bu tefsirin hakikati ortaya çıkacaktır.

İnanıyoruz ki, “Avrupa zâlim hükûmetleri, zulümleriyle, Sevr muâhedesiyle âlem-i İslâma ve merkez-i hilâfete ettikleri ihânete mukabil öyle bir mağlubiyet tokadını yediler ki, dünyada dahi bir cehenneme girip, çıkamıyorlar, azapta çırpınıyorlar” mânâsı bir defa daha tahakkuk edecek; günümüzün çağdaş zâlimleri de mağlubiyet tokadını yiyip perişân olacaklardır. (Kastamonu Lâhikası, 17)

Ve neticede, “İnna A’teyna Sırrı”nın “çok geniş bir daire”deki “ihtar-ı mânevisi”yle, zulüm devam etmeyecektir. “Edyân-ı semâviyeye (semavî dinlere) ve İslâmiyete ettikleri cinâyetlerin cezasını, çok geniş bir dairede gördüler ve görüyorlar. Mimsiz medeniyetin boku ile dünyayı mülevves ettikleri için, aynı istihracın gösterdiği tarihte, o mimsiz medeniyetin başına da öyle semâvî tokat indi ki, en karanlık vahşetten daha aşağı indirdi” mânevî tefsirinin bir veçhesi tahakkuk edecektir.

Dünyayı zulüm ve zulmetiyle, kan ve barutla bataklığa çeviren, günâhlarla, sefâhetle kirletenlerin akıbeti pek elîm olacaktır…

BİR GÜN GELECEK, FELEĞİN KANUNU MÜSÂİD OLACAK.

Bediüzzaman’ın, “bu şiddetli kışta ve mânevî, dehşetli, ayrı tarz bir kışta ve nev-i beşer ictimaî hayatında müthiş kanlı diğer tarz bir kışta” diye tasvir ettiği İkinci Dünya Savaşı esnasında çırpınan biçâre insanlığa “rikkat-i cinsiye (insalığa acıma) ve şefkat-i neviye (nev’ine şefkat) cihetinden gâyet derecede hüzün ve elem hissettiği” hâdiseler, bugün de dünyada, bilhassa İslâm coğrafyasında cereyan ediyor. Bugün de “daire-i iktidarımız hâricinde olan hadisât” meydana geliyor.

Ama yine de insanlığın sırrına vâkıf insanlık, “Erhamürrâhimîn ve Ahkemülhâkimîn olan Hâlık-ı Kerîm ve Rahimin hikmet ve rahmeti”nin imdada yetişmesini bekliyor.

Belki, “hikmet-i ezeliyenin (ezelî hikmetin) düsturuyla tanzim olunan âlemin mahiyeti müstait değil.” Belki, “inâyet-i ezeliyenin (ezelî inâyetin) pergeliyle nakşolunan feleğin kanunu müsait değil.” Belki, “meşiet-i ezeliyenin (ezelî İlâhî irâdenin) matbaasında tab’ olunan (basılan) zamanın tabiatı muvâfık değil.” Belki, “mesâlih-i umumiyeyi (umumî maslahatları) tesis eden hikmet-i İlâhiye râzı değildir ki, şu âlem-i imkân, Feyyaz-ı Mutlakın yed-i kudretinden (kudret elinden), şu ukulûmuzun (akıllarımızın) hendesesiyle (geometrisiyle, mühendisliğiyle) ve tehevvüsümüzün (heveslenmemizin) iştahıyla istediğimiz herbir semerâtı (meyveleri, neticeleri) koparsın…”

Ancak, ümidvârız ki, bir gün gelecek, ezelî hikmetin düsturlarıyla tanzim olunan âlemin mâhiyeti müsâit olacak. Bir gün gelecek, ezelî inâyetin pergeliyle nakşolunan feleğin kanunu da müsâit olacak. Bir gün gelecek, İlâhî irâdenin matbaasında basılan zamanın tabiatı da uygun olacak. Ve bir gün gelecek, umumî maslahatları tesis eden İlâhî hikmet de râzı olacak…

Bediüzzaman’ın duasıyla, “inâyât-ı hâssa ve imdâdât-ı hususiyeyle ve ihsanât-ı mahsusayla Rahmanürrahîm, her biçârenin imdadına yetiştiği” gibi, bir gün gelecek İslâm âleminin, insanlığın ve insanlığın dertlerine, derman yetiştirecek. Ve bir gün gelecek “şu istikbâl inkılâbâtı içinde en yüksek ve gür sâdâ İslâm’ın sâdâsı olacak…” (Kastamonu Lâhikası, 169-170)

DUA, NİYÂZ, NEDÂMET VE İSTİĞFAR…

Bugün yapılacak olan, yine Bediüzzaman’ın ifâdesiyle, “sadakanın belâyı def etmesi gibi”, küllî bir sadaka nev’inde semâvî ve arzî belâların def’ine çalışmaktır.

Bediüzzaman’ın, “Yağmursuzluk bir musîbettir ve ceza-yı amel bir azaptır. Buna karşı, ağlamakla ve hüzün ve kederle, niyâz ve hazinâne yalvarmakla ve pek ciddî nedâmet ve tevbe ve istiğfar ile karşılamak ve Sünnet-i Seniyye dairesinde, bid’alar karışmadan, şeriatın tayin ettiği tarzda dergâh-ı İlâhiyeye iltica etmek ve dua ve o hale mahsus ubudiyetle mukabele etmektir” tavsiyesindeki gibi ekser insanların hatasından gelen maddî ve mânevî umumî musibetler, “insanların ekserisinin tevbe ve nedâmet ve istiğfar etmesiyle” olacaktır…

Özetle, “O herşeyi en güzel şekilde yarattı” (Secde Sûresi, 7.) âyetinin izâhına ulaşmaktır. “Herşeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün (güzellik ve iyilik) ciheti vardır. Evet, kâinattaki herşey, her hâdise, ya bizzat güzeldir, o­na hüsn-ü bizzat (bizzat güzellik) denilir; veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, o­na hüsn-ü bilgayr (neticeleriyle, dolaylı güzellik) denilir. Bir kısım hâdiseler var ki, zâhirî çirkin, müşevveştir (karışıktır). Fakat o zahirî perde altında gâyet parlak güzellikler ve intizamlar var” tefsirindeki mânâyı okumaktır. Musîbetleri, belâları rahmete çevirmektir…

Dua dua, “o kış perdesi altında nâzenin, taze, güzel bir bahara yer ihzar etmektir (hazırlamaktır).” “Fırtına, zelzele, vebâ gibi hâdiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok mânevî çiçeklerin inkişâfı”nı için niyâz etmektir.

Evet, “Tohumlar gibi neşv-ü nemâsız kalan birçok istidat çekirdekleri, zâhirî çirkin görünen hâdiseler yüzünden sünbüllenip güzelleşir. Güyâ umum inkılâblar ve küllî tahavvüller (değişimler) birer mânevî yağmurdur.” Bu iman ve şuurla, yağmursuz kurak iklime maddî ve mânevî rahmetin katre katre yağmasına dua etmektir.

Havaya, suya, toprağa peşpeşe cemre düşüyor, bahar iklimi yeniden havaya hâkim oluyor. Yapılacak olan, “pek bâridâne (soğuk) ve tatsız telâkkî edilen karın soğuk, tatsız perdesi altında o kadar hararetli gàyeler ve târif edilemeyen öyle şeker gibi tatlı neticelerin çıkmasını” beklemektir. (Sözler, 210)

“HER KIŞTAN SONRA BİR BAHAR….”

Bize düşen, “Ehl-i Kur’ân’a farz ve vâcip olan, milyonlarla mâsumların kanıyla yoğrulmuş bir kuvvet yerine, Halık-ı Kâinatın kudret ve rahmetine dayanmak”tır. (Kastamonu Lâhikası, 161)

Kur’ân ve kudsî dâvâmıza samîmiyetle sarılarak insanlığı nurlandırmaya gayret etmektir. Zâlime ve zulme “en edna bir meyil”den sakınmak, zulmü eliyle, diliyle engelleyemezse dahi, en azından kalben “çok fazla fena telakki edip” şiddetle kaçınmaktır. Mâsumların, mazlumların yanında yer almaktır.

“Bir dakikada, bulutlarla dolmuş cevv-i havayı süpürüp temizleyerek semânın berrak yüzünde ziyâdar güneşi gösterdiği gibi, bu zulümatlı ve rahmetsiz bulutları da izâle etmesi”ni Kadîr-i Külli Şey’den istemektir. (Lem’alar, 155-156)

İsm-i Küddus’ün tecellisiyle bahar temizliğini, dünyanın son mânevî baharında da yapmasına yalvarmaktır. Her türlü “zulmetli anarşiliğin ve zulümlü dinsizliğin fesadını ve ifsadı”nı ifna edecek, Kur’ân güneşinin âlemi mânevî nuruyla aydınlatmasını niyâz etmektir.

Aynen dünün “Avrupa zâlimleri”nin zulümlerine karşılık daha dünyada iken çarpıldıkları cezâlar gibi, İslâm âlemine, mâsum ve mazlumların hakkına göz diken, “bir damla petrol, bir damla gözyaşından çok daha kıymetlidir” zihniyetiyle her türlü mukaddesi ve insanlığı pis çıkarlarına kurban eden bugünün sinsî zâlimlerinin de Âdil-i Mutlak’tan cezâlarını almalarını tazarru etmektir.

“Her kıştan sonra bir baharı ve her geceden sonra bir nehârı (gündüzü)” yaratan İlâhî rahmete lâyık olabilmektir. Bu baharı ve nehârı, “Onun rahmetinden ucuz ve dağdağasız vermesini, bize pahalı satmamasını” intizar etmektir. (Lem’alar, 156)

“İnşallah istikbâldeki İslâmiyetin kuvvetiyle medeniyetin mehâsininin (güzelliklerinin ve iyiliklerinin) galebe edip zemin yüzünü pisliklerden temizleyerek sulh-u umumîyi (dünya barışını) temin etmesi” duasına devam etmektir.

Bediüzzaman’ın ifâdesiyle, “Zaman hatt-ı müstakim üzerine hareket etmiyor ki mebde (başlangıç) ve müntehâsı (sonu) birbirinden uzaklaşsın. Belki küre-i arzın hareketi gibi bir dâire içinde dönüyor. Bâzen terakkî içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir. Bâzen tedennî içinde kış ve fırtına mevsimini gösterir Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olacağı gibi nev’-i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşâallah…” (Hutbe-i Şâmiye, 43)

Ve yine Bediüzzaman’ın müjdesiyle, “hakikat-ı İslâmiyenin güneşi ile, sulh-u umûmî dâiresinde hakikî medeniyeti görmeyi Rahmet-i İlâhiyeden beklemek”tir…

Dua ile, niyâz ile, zâlime ve zulme karşı durarak…

-SON-

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*