Onlar İslâma hizmet ettiler

İslâm tarihinden, Asr-ı Saadetten çok ibretli bir olayı, bir sahabenin başına gelenleri birlikte düşünmek istiyorum.

Habbab b. Eret, Ümmü Anmar adında İslâm düşmanı bir kadının azatlı kölesi idi. Mesleği demircilikti ve kılıç yapardı. Resulullah’la (asm) öteden beri görüşüp konuşurdu.

Müslümanların Erkam’ın evine yerleşmeden önce İslâm’la şereflenmiş ilk Müslümanlardan olma şerefine de ulaşmıştı.

O günlerde Müslüman olmak ve hele açıktan Müslüman olduğunu ilân etmek demek malını ve canını kaybetmeyi göze almak demektir. Her şeye rağmen Hz. Habbab, zerre kadar korku ve telâş eseri göstermeden Müslüman olduğunu kahramanca ilân etti.

Habbab’ın Müslüman olduğunu duyan Kureyşli müşrikler, ona eziyet ve işkence etmek için adeta koştular. Ümmü Anmar öfkesinden çıldıracak gibiydi. Habbab’ı bağlattı, ateşte kızdırttığı demirle başını dağlattı. Yani yaptığı işle cezalandırılıyordu.

Habbab, Peygamber Efendimizin (asm) huzuruna gelerek Ümmü Anmar ve başının acısından şikâyet etti. Resulullah (asm), “Ya Rab! Habbab’a yardım et!” diye dua etti.

Bu duanın sonunda Ümmü Anmar şiddetli bir baş ağrısına yakalanmış ve ağrının sıkıntısına dayanamaz hale gelmişti. Kadere bakın ki, ona Habbab’ın işkencesinde şifa yolunu gösterdi. Kendisine başının ateşle dağlanması tavsiye edildi. Habbab, bu sefer körüğüyle Ümmü Anmar’a şifa vermek için onun başını dağladı.

Müslüman olduğu için, yine bir gün öğle sıcağında Habbab’ın burnu ve sırtı kızgın taş ve kumlara sürtüldü. Acımak duygularını kaybetmiş Kureyşli müşrikler, Habbab’a akıl almaz işkence yapmayı sürdürdüler. Bir gün Habbab’ı ateşin üzerine yatırıp göğsüne ayaklarıyla bastılar. Ateş sönünceye, yer kuruyuncaya, vücudunun yağı eriyinceye kadar öylece durdurdular.

Aradan yıllar geçti…

…Ve bir gün.

Habbab b. Eret, Hz. Ömer’in halifeliği sırasında huzuruna girip oturmuştu. Halife Hz. Ömer (ra), “Yeryüzünde şu meclise, bundan daha lâyık ve müstehak olan, ancak bir adam vardır” deyince Habbab, “Ey Mü’minlerin Emiri! Kimdir o?” diye sordu. Hz. Ömer, “Bilâl’dir!” dedi. Habbab b. Eret, “Ey Mü’minlerin Emiri! O, benden daha lâyık olamaz! Çünkü müşrikler içinde Bilâl’i Allah’ın koruduğu kimse vardı. Benim ise hiç koruyucu kimsem olmadı.” Habbab kendisine yapılan işkenceleri de şöyle anlattı:

“Öyle bir gün görmüşümdür ki, beni tuttular. Benim için ateş yaktılar. Ateşin içine, beni sırt üstü yatırdılar. Sonra adamın biri, ayağını göğsümün üzerine bastı da, yer soğuyuncaya kadar beni kımıldatmadı!” dedi. Bu sözlerinden sonra, sırtını açtı. Ateş yanıklarından sırtı alaca olmuştu!

Her türlü işkence ve haksızlığa rağmen Habbab, imanından zerre kadar taviz vermiyor, Allah ve Resulüne bağlılığını her vesileyle açıklamaktan geri kalmıyordu.

Gerçi o, bir köle idi. Müşriklerle başa çıkacak güçte değildi. Karşılaştığı eza ve cefalardan dolayı elinden bir şey de gelmiyordu. Bir gün Resulullah’ın huzurunda bu konuları açmak istedi. Peygamberimiz (asm), Kâbe’nin gölgesinde kaftanını yastık yaparak ona yaslanıp dinlenirken, Habbab huzuruna geldi ve:

“Ya Resulullah! Çektiğimiz şu işkencelerden kurtulmamız için Allah’a dua etmez misiniz?” dedi. Peygamberimiz hemen doğrulup oturdu ve benzi sararmıştı. Resul-i Ekrem (asm) Efendimizin cevabında hem bir ibret, hem de istikbale ait müjdeler vardı:

“Sizden önceki ümmetler içinde öyle kimseler vardı ki, demir tarakla bütün derileri, etleri soyulup kazınırdı da, bu işkence, yine onu dininden döndüremezdi! Testere ile tepesinden ikiye bölünürdü de, yine bu işkence, onu dininden döndüremezdi! Allah elbette bu işi (İslâmiyeti) tamamlayacak ve üstün kılacaktır. Öyle ki, hayvanına binip Sana’dan Hadramut’a kadar tek başına giden bir kimse, Allah’tan başkasından korkmayacak, koyunları hakkında da, kurt saldırmasından başka bir korku yaşamayacaktır! Fakat siz acele ediyorsunuz!” buyurdular.1

Habbab’ın, azılı müşriklerden As b. Vail’den yüklü bir alacağı vardı. Gidip ondan alacağını istedi. Bu azılı müşrik Muhammed’i red ve inkâr etmedikçe ona olan borcunu ödemeyeceğini söyledi. Habbab ise her şeyden vazgeçebileceğini, yine de onu ölünceye ve öldükten sonra dirilinceye kadar red ve inkâr etmeyeceğini söyledi. As b. Vail alaylı bir şekilde, öldükten sonra dirilecek olursa o zaman borcunu ödeyebileceğini söyledi.

As b. Vail’in bu sözleri üzerine şu âyetlerin nazil olduğu rivayet edilir:

“(Resûlüm!) Âyetlerimizi inkâr eden ve ‘Muhakkak surette bana mal ve evlât verilecek’ diyen adamı gördün mü? O, gaybı mı bildi, yoksa Allah’ın katından bir söz mü aldı? Kesinlikle hayır! Biz onun söylediğini yazacağız ve azabını uzattıkça uzatacağız. Onun dediğine biz vâris oluruz, (malı ve evlâdı bize kalır); kendisi de bize yapayalnız gelir.”2

Habbab, her çeşit tehlikeyi göze alarak yeni Müslümanlara Kur’ân-ı Kerim’i okuyup öğretiyordu. Hz. Ömer’in kız kardeşi ve eniştesi Said’e Kur’ân-ı Kerim okuyup öğretirken, Hz. Ömer yalın kılıç gelince Habbab, evin kilerinde saklanmıştı. Hz. Ömer, eniştesi ve kız kardeşi ile epeyce uğraştıktan sonra Kur’ân-ı Kerim sahifesini isteyip okuyup ondan hoşlanmaya başlamıştı. Habbab, saklandığı kilerden çıktı ve “Müjde ey Ömer! Dilerim ki, Resulullah’ın yaptığı dua senin hakkında gerçekleşsin! Dün gece, o, ‘Allah’ım! İslâmiyet’i ya Ebü’l-Hakem b. Hişam’la ya da Ömer b. Hattab’la kuvvetlendir!’ diyerek dua ettiğini işittim. Allah! Allah! Şu işe bak ya Ömer!” dedi.

Hz. Ömer, “Resulullah şimdi nerededir?” diye sordu. Kız kardeşi ondan bir kötülük yapmayacağı hakkında söz aldıktan sonra Habbab, “O, şimdi Erkam’ın evindedir. Yanında ashabından bazı kimseler bulunmaktadır” dedi. Hz. Ömer, Habbab’a, “Kalk, önüme düş! Beni Muhammed’e (asm) kadar götür, Müslüman olacağım!” dedi. Habbab da onu alıp Resul-i Kibriya Efendimize götürdü.

Hz. Ömer’in Müslüman olmasına sebep olduğu gibi nice insanların İslâmla şereflenmesine vesile olmuştu.

O gün Habbab’lar, Bilâl’ler, Ömer’ler, Said’ler mallarını ve canlarını ortaya koyarak İslâmiyete hizmet ettiler. Onların bu fedakârlığı ile İslâmiyet kısa sürede dünya dini oldu. Onlar her şeye rağmen İslâm’a hizmet ettiler. Bunları okurken veya dinlerken belki heyecanlanıyoruz. Onların yaptıkları karşısında biz kendimize şu soruları sorabiliyor muyuz?

Peki, İslâm’a hizmet bitti mi?

Bize düşen bir görev yok mu?

Biz şimdi bu hizmetin neresindeyiz acaba?

Dipnot:

1. Buhari, Sahih, 4: 238-239.

2. Meryem Sûresi, 77-80.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*