Risale-i Nur’un sadeleşmesi mümkün değil

alt

Risale-i Nur’un sadeleşmesi gerektiğini ifade edenlerin dayanaklarını üç noktada toplamak mümkündür.

1- Edebî ve tarihî bir metin olan Risâle-i Nur günümüzde yaşayan dile yabancı olduğundan anlaşılması zor bir metindir. Sadeleştirilmelidir.
2-Risâle-i Nur’un geniş halk kitleleri tarafından anlaşılabilmesi için, sade Türkçe ile yeniden ele alınması gerekir.
3-Risâle-i Nur imanî meseleleri nazara verdiğinden, en azından didaktik mülâhazalar yönünden sadeleştirilmesi gerekir.

Bir eser hakkında belli bir yargıda bulunmadan önce, eserin mahiyeti hakkında bilgi edinmek esastır. Eğer eserin mahiyeti tam olarak anlaşılabilir ve anlatılabilirse, sonradan ifade edilecek düşünceler sağlıklı olacaktır.

Bu yüzden önce “Risâle-i Nur nedir? Nasıl bir eserdir?” sorularını cevaplamak gerekir? Risâle-i Nur; müellifinin ifadesiyle, “Doğrudan doğruya Kur’ân’ın feyzinden mülhemdir ve sema-i Kur’ânîden ve âyâtının nücumundan, yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor (Nursî, 1994: 86)” Burada Cemil Meriç’in, “Her eser, kendi dili ile doğar. Risâle-i Nur’un dili Kur’ânî ve İslâmî bir lisandır. Risâle-i Nurları anlamaya çalışmak, ancak bize nasip olabilecek en büyük mükâfattır (Şahiner, 1990: 17).” sözünü belirtmek gerekir ve Bediüzzaman’ın Risâle-i Nur hakkındaki görüşü ile birleştirildiğinde, Risâle-i Nur’un, zamanın eserlerinden farklı olduğu ortaya çıkmaktadır.

Risâle-i Nur’un, iman ilmini vermesi ve öğretmesi gerçeğinden hareketle, tarihsellik ve bu sebeple eskimişlik görüşü hükümsüz kalmaktadır. Zira nasıl ki, Kur’ân çağlarüstü ve zamanı aşan bir dil kullanmışsa, vehbî ilim sonucu Kur’ân-ı Kerim’den ilhamen yazılan ve Kur’ân’ın bir aynası olan Risâle-i Nur’un da çağlarüstü olması gerekir.

Risâle-i Nur günümüz Türkçesi çerçevesinde görece olarak ağır bir dile sahip olabilir. Ancak bu ağırlık eskimişlikle ilgili değil, Risâle-i Nur’un tarihsellikten bağımsız konular olan imanî konuları ele almasından kaynaklanır. Bir ilim sahası olan imanî konuların kendilerine ait kavramları vardır. Dolayısıyla da bu kavramları anlamak için, öncelikle sindirmek gerekir. Kaldı ki, bu kavramların günlük dilde karşılıkları da yok. Çünkü bu kavramlar Kur’ânî kavramlardır ve Kur’ânî kavramların başında da Esmâ-i Hüsnâ gelir. Allah’ı idrak etmenin yolu da bunları bilmekten geçer. Nitekim yapılan araştırmalara göre, Risâle-i Nur vasıtasıyla Allah’ın 217 esmasından bahsedilmesi ve onların idrak edilmesi, bu kavramların öğretiminin ne kadar önemli olduğunu gösterir mahiyettedir (Bkz. Risâle-i Nur’da Esma-i Hüsna, Yeni Asya Neşriyat)

Hemen belirtelim ki, Risâle-i Nur’da Esma-i Hüsna salt kavramsal bir bazda verilmemekte, metin içinde temsil ve telkin metoduyla anlaşılır kılınmaktadır. Bu durum Risâle-i Nur’un hemen her yerinde mevcuttur. Kaldı ki Risâle-i Nur, dinî ya da din dışı konuları içeren dönemin kitaplarına kıyasla sade bir üsluba sahiptir. Bundan da öte, Risâle-i Nur’da anlamı akıcı ve anlaşılır kılan bir iç lügatçe de mevcuttur. Mesela, “… O sultana Halîl ve dost ol!..  O rahmetin kuvvetidir ki, zîşuurun nazarlarını celb eder, kendine çeker…” gibi altı çizili örnekler. Risâle-i Nur’un hemen hemen her yerinde var olan bu tarz kullanımlar, avamdan âlim insanlara kadar herkesin anlayabileceği bir dilin varlığını gösterir. (Demirci-makale-, 2000: 71)
Kabul edilmeli ki, Risâle-i Nur dili sadece Türkçe’ye has bir dil değil. Risâle-i Nur, 20. Asır ve sonrasına İslâm medeniyetinin sunumunu yapma misyonunu taşıyan bir eserdir. İslâm medeniyetinin temelinde de başta Arapça, sonra Farsça ve Türkçe vardır. Dolayısıyla Arapça, Farsça ve Türkçe’nin karışımından oluşan bir dilin kullanımı da kaçınılmazdır. Böyle olduğuna delillerden bir tanesi, “… zahiren mevt inhilâldir, ademdir, tefessühtür, hayatın sönmesidir” cümlesinde somutlaşan hakikattir. Aynı şekilde, “Ey insan! Fenâya, ademe hiçliğe, zulümata, nisyana, çürümeye, dağılmaya, ve kesrette boğulmaya gittiğinizi tevehhüm edip düşünmeyiniz. Siz fenâya değil, bekâya gidiyorsunuz. Ademe değil, vücud-u dâimîye sevk olunuyorsunuz. Zulümata değil, âlem-i nûra gidiyorsunuz. Sahip ve Mâlik-i Hakikinin tarafına gidiyorsunuz…” gibi, Risâle-i Nur’un hemen her yerinde mevcut ifadeler üç dile mensup insanların ortak medeniyetini, ki bu İslâm medeniyetidir, nazara verir.

Bu cümleleri okuyan herhangi bir okuyucu, mutlaka hissesini alacak ve anlatılanın ne olduğunu kavrayacaktır. Kur’ân-ı Kerim’i okuyan bir çoban ve bir âlim, seviyesine göre hissesini nasıl alıyorsa, Risâle-i Nur’u okuyan her kesim de seviyesine göre hissesini alacaktır. Eğer bu gözetilmez de tek yönlülüğü ifade eden sadeleştirme yapılırsa, Risâle-i Nur evrensel hitap olma özelliğini kaybedecektir. Dolayısıyla bu bağlamda sadeleştirmenin sağlıksızlığı göze çarpmaktadır.

“Risâle-i Nur’un en azından didaktik mülâhazalarla sadeleştirilmesi” fikrine gelince, en sağlıksızı da budur. Çünkü Risâle-i Nur’u okutan sadece didaktikliği değil, aynı zamanda aklın yanında diğer his ve latifelere de hitap etmesidir. Nitekim, bunu müellifi, “Risâle-i Nur’un gıda ve taam hükmündeki hakikatlerinden hem akıl, hem kalb, hem ruh, hem nefis, hem his hisselerini alabilirler (Nursî, 1994: 279)” şeklinde ifade eder. Bundan da öte, şimdiye kadar ifade ettiğimiz düşünceler gösteriyor ki, Risâle-i Nur’da kullanılan dil ve üslup, eserin hayatiyetini sağlayan bir deri gibidir. Derisi soyulan herhangi bir canlı nasıl yaşayamazsa, Risâle-i Nur da sadeleştirildiği zaman tozlu raflara mahkûm olur. Nasıl ki, ezan ve ibadet aslından başka bir dilde icrâ edilemiyorsa, sadeleşen bir dilde Risâle-i Nur’un okunması ve doğal olarak üzerindeki misyonu yerine getirmesi imkânsızdır. Çünkü Risâle-i Nur’un sadeleşmesi demek, Şerif Mardin’in belirttiği, “19. Yüzyılın elektrik ve termodinamiği ile ilgili konuşma tarzı, yani kavramlaştırma tarzı Risâle-i Nur’un diline girmiştir. Said Nursî dinamizm ifade eden bir dil kullanmıştır. (Şahiner, 1990: 24)” özelliğinin kaybolması demektir ki, işte o zaman Risale-i Nur unutulmaya yüz tutacaktır.

Bediüzzaman’ın Emirdağ Lahikası’nda ifade ettiği, “Hem Risâle-i Nur, müşterileri aramaz; müşteriler onu aramalı, yalvarmalı” sözlerinden hareketle Risâle-i Nur, okuyucuya iman ilmini öğretirken, onun sıradanlığına inmez, aksine onu sıra dışı yapar. Sıradışılık da gayret ister. Başka bir deyişle, ilk bakışta ağır gibi görünse de, iman ilmini kavramak için okuyucunun biraz çaba göstermesi gerekir. Bu minvalde Allah’ın rızık vericiliğine karşılık insanın tembellik edip şikâyet etmesini eleştiren Bediüzzaman’ın, “Her bahar mevsiminde sath-ı arzda yaratılan enva-ı erzakı kim yaratıyor ve kimler için yaratıyor? Senin ağzına götürüp sokacak değil ya! Yahu, eğlencelere, bahçelere gidip dallarda sallanan o güleç yüzlü leziz meyveleri koparıp yemek zahmet midir? Allah insaf versin!” sözlerini sadeleştirme sevdalıları bağlamında düşünürsek, ne demek gerekir acaba? Takdir sizin…

KAYNAKLAR:
1- Bediüzzaman Said Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Yeni Asya Neşriyat, 1994
2- Necmeddin Şahiner, Nurculuk nedir? , Yeni Asya Yay., İst. 1990
3- Süleyman Kösmene, Risâle-i Nur’da Esma-i Hüsna, Yeni Asya Neşriyat, İst. 2004
4- Senai Demirci, Risâle-i Nur’un Etrafından Risâle-i Nur’un İçine(makale), Köprü Dergisi, 2000-Bahar,
5- Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayatı, Yeni Asya Neşriyat, 1994

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*