Şehrin kalbi: ‘‘Ulu’’ camiler

Ulu cami deyince ne anlamak gerektir? Ülkemizdeki 118 ulu caminin diğer camilerden alamet-i farikası nedir? Sadece akla cami mi gelmesi gerekir? Ulu camilerin genel özellikleri nelerdir? Bir camiden daha fazla mana yüklemek gerekir mi? Gerekirse bu manaları nasıl özetleyebiliriz? Bu yazımızda bu soruların cevaplarını bulmaya çalışacağız.

Ulu cami, diğer tabiriyle cami-i kebir, büyük, cami anlamındadır. Öncelikle ulu camileri kısaca tarihçesine bakmaya çalışalım. Anadolu’nun fethedilmeye başlanınca Anadolu Selçukluları başta olmak üzere diğer Osmanlılar ve diğer beyliklerde egemen olduğu topraklarda ulu camileri inşa etmeye başladılar.

1071 yılında Malazgirt savaşının ardından Selçuklu sultanı Alparslan’ın komutanı Ebul Menuçihr 1072 de Ani de ilk ulu camiyi inşa ettirir. Sonraki vetirede her beylik egemen olduğu topraklarda ulu camileri inşa etmeye başlar.

Ulu camileri diğer camilerden ayıran önemli keyfiyetlerin olduğunu görüyoruz. Kısaca bunlara değinmeye çalışalım. İsminden de anlaşılacağı üzere büyük boyutlu camiler. İnşa edildiği dönemde çok yüksek nüfus olmamasına rağmen bu kadar büyük yapılmasının birkaç önemli sebebi olsa gerektir.

İlki, ulu camilerin bulundukları şehirlerde Cuma ve bayram namazlarının topluca kılındığı cami işlevi görmesi. Dolayısıyla bulundukları şehrin tüm cemaatini içine alacak kapasitede olmalarına özen gösterilmiş. İleriki zamanlarda hızlı nüfus artışı, ulaşım zorlukları gibi sebeplerden dolayı boyutları küçülse de yine en ulu olma özellikleri devam etmiştir. Tabi burada ecdadın sadece yaşadığı dönemi değil yüzyıllar sonra gelecek nesilleri de düşünmesini gözden kaçırmayalım. Ulu camileri planlarken sadece kendisini değil, gelecek nesilleri de hesaba katan ve çok ince düşünen bir ecdadın torunları olduğumuzun farkına varmamız gerekmiyor mu?

Ulu camiler aynı zamanda “güç göstergesi ve bağımsızlık’’ sembolüdür. Komşularına verilen güçlü bir mesajdır. Öyle ki, sultanlar saraylarından daha haşmetli ve sağlam bir şekilde etmişlerdir. Bir manada ulu cami ne kadar büyükse, ne kadar ihtişamlıysa o devlet o kadar güçlüdür mesajı veriliyor şehre gelenlere ve komşu devletlere. Daha net bir ifadeyle ulu cami bir devletin mali ve askeri gücünü gösterirken bir yandan da kültürel ve mimari zenginliklerini de nazara verir. Özellikle gayr-i müslim komşu devletlere ve ziyaretçilere bu bölgenin ‘‘İslam ülkesi/Müslüman yurdu’’ olduğu mesajı veriliyordu. Bu mesajın sadece bir sultan ve çevresinin yaşadığı saray üzerinden değil de tüm Müslümanların buluşma yeri olan cami üzerinden verilmesi de günümüze ait müthiş ders niteliğini taşıyor olsa gerektir.

Ulu camiler aynı zamanda “tarih’’tir. En eski tarihi sunması açısından arşiv niteliğini taşır. Bir hayal edelim. Ecdadımız 700-1000 küsür sene önce bir ulu cami inşa ediyor. Biz de ecdat yadigarı bu camilerde 700-1000 yıl sonra bile hala namaz kılabiliyoruz. Bir mabet düşünelim ki 700-1000 senedir ezan okunuyor, namaz kılınıyor, Kur’an tilavet ediliyor. Mekânların da ruhu vardır.

Gayr-i Müslimler putperestti, her yeri heykellerle, putlarla doldurdular. Müslümanlar tevhid ehli idi, inancını camilere, medreselere yansıtmıştır. Eserin mahiyeti, haşmeti, azametinin havası ortama siner, tesir eder. Zaten ulu camie girdiğimizde içimize diğer camilerinden çok daha fazla huzur dolmasının, bizi çepeçevre sarmasının nedeni bu yaşanmışlık olsa gerektir.

Bir diğer faktör de cami inşa edilirken işçisinden sultanına kadar herkesin tek haram malzeme ve emek karışmamasına azami itina göstermesi. Bu da bu camilerin yüzyıllardır bu kadar depremlere, sellere ve yangınlara dayanıp sapasağlam kalmasının manevi izahatı şeklinde yorumlanabilir.

Her bir ulu camii “sanat şaheseri’’dir. Rumlar, Süryaniler, Ermeniler özellikle taş işçiliğinde meşhur olarak bilinir. Ulu camileri gezdikçe görüyoruz ki ecdadımızda bu milletlerden aşağı kalmadığı gibi birçok örnekle dünyada eşsiz eserler ortaya koyduğunu UNESCO gibi dünya çapında meşhur örgütler de tasdik ediyor.

Divriği ulu camisideki taş işçiliğini, çivi kullanılmadan inşa edilen Göğceli camiinde ahşap işçiliğini, birçok cami süslemelerinde kullanılan İznik çinileri gibi birçok farklı malzemede, sanat ve estetikte atalarımızın zirvede olduklarını açıkça müşahede edilir.

Ulu camiler “şehirlerin kalbinde’’ inşa edilmiş. Tabir yerindeyse şehrin kalbi ulu cami etrafında atıyor. Öyle ki, bugün bile çoğu yerde bu durum hala devam ediyor. Gittiğiniz şehirde ulu cami varsa ve siz o ulu camiyi bulduğunuzda şehrin merkezini de bulmuş oluyorsunuz. Sebebine anlamak çok zor değil. Bu camiler inşa edilirken sadece cami düşünülmemiş. İnsanı ilgilendiren tüm tesisler yani medreseler, çeşmeler, hamamlar, hastaneler, türbeler, kütüphaneler, mektepler vb. tüm yapılar ulu cami etrafına inşa edilmiş.

Bugün biz bu manadan ne kadar uzak kaldık! Zira biz bugün camileri ne yazık ki sadece namaz kılınan mekânları olarak düşünüyoruz. Oysaki cami, bilhassa ulu cami demek, şehrin iktisadi, siyasi, kültürel ve sosyal hayatın merkezi demekti.

Bugünkü manada kentleri buluşma yerleri olarak bilinen meydanlar ve AVM’lerden çok daha ileri bir seviyede olduğunu görüyoruz. Zira ulu cami ve etrafındaki yapılar buluşma, sohbet, muhtaç insanların barınma, yiyecek-içecek, giyecek gibi ihtiyaçların karşılandığı kudsi mekânlardır.

Ve kardeşliğin, birlik ve beraberliğin, kültürel kaynaşmanın yaşandığı; sadece ‘ben’ merkezli değil ‘biz’ merkezli bir kültür projesinin yansıması olarak okumamız mümkün oluyor.

Netice olarak ulu camiler bulundukları şehrin ekseriyetle en büyük, en eski, en sanatlı ve en merkezi yapılar olduğunu söylemek mümkün. Umarım bu bilgiler ulu camilere bakış açımızın olumlu değişmesine vesile olur…

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*