Camilere mana-i harfi penceresinden nasıl bakabiliriz?

Camiler bizim için ne mana ifade ediyor? Sadece namaz kılınacak mekanlar olarak mı düşünüyoruz? İlk defa ziyaret ettiğimiz bir şehri gezerken camileri ziyaret etmek aklımıza geliyor mu ve öncelik sırası nedir? Ziyaret ettiğimiz camilerde neyi amaçlıyoruz? Fotoğraf çekerek sosyal medyada paylaşmak bizim için ne kadar önemli? Camilere hiç mânâ-i harfî penceresinden bakmayı denedik mi ? Ulu cami kavramından ne anlıyoruz? 118 ulu camiden kaç tanesini ziyaret etme imkanı nasip oldu? Gezip görmeyi arzu ettiğimiz şehirler olduğu gibi acaba camilerde var mı?

Soruları uzatmak mümkün. Yukarıdaki soruları vereceğimiz “vicdani!” cevaplar aslında hayatımızda camilerle olan iletişimimizi ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Bu yazımızda camilere mânâ-i harfî penceresinden bakmaya niyetleyerek gezilerimizi “tefekküri bir seyahet ve ibadete” çevirmenin püf noktalarına değinmeye çalışacağız.

Mânâ-i Harfî ile bakış, bir şey, bir eser, bir mekan veya bir hadiseye manevi, hakiki yününe, iç alemine, derununa, taşıdığı sanata ve anlama sanatkar ve Allah hesabına bakmaktır. İhlas Risalesi’nin “Amelinizde rıza-i ilahi olmalı” (Bediüzzaman Said Nursî, Lemalar, s. 405) şeklindeki ilk düsturu her zaman ve her mekanda geçerli ehemmiyetli bir esastır.

Sanatı görüp sanatçıyı görmemek, anın tadını çıkararak başka bir şey düşünmemek ve sadece beğeni sayımızı artırmak için sosyal medyada paylaşmak; hesap gününde bize pişmanlık olarak döneceği gibi, dünya da dâhi aldığımız lezzetin nakıs kalmasına sebeb olmaz mı? İşte bu mana-ı ismiyle maddi, suri, nefis hesabına olan bir bakıştır.

Camilerimiz, Şeair-i İslamdır. Yani, İslamın sembolüdür. Dünyanın neresinde cami görülse İslam akla gelir. Bütün dünyanın aklına gelirken bizim aklımıza gelmezse hem Rabbimize ve hemde bu mirası bize emanet eden ecdadımıza vefasızlık etmiş olmaz mıyız?

Mümkün mertebe bir vakitte olsa ziyaret ettiğimiz şehirde ulu cami varsa orada yoksa da en eski camisinde namaz kılmaya çalışalım. Neden en eski tarihli camide namaz kılınmasını teklif ettim? Bir mabet düşünelim ki, yüzyıllardır ezan okunmuş, namaz kılınmış, Kur’an tilavet edilmiş, Bunların hava-i nesimine dönüşerek, bu mekanın da ruhuna işlenmiştir. Sanırım tarihi camilere girdiğimizde diğer camilerinden içimizi çok daha fazla huzur sarmasının ve feyiz vermesinin sebebi bu yaşanmışlık olmasıdır.

Bunun yanında gezilerimizde olabildiğince abdestli olmalıyız ve ziyaret ettiğimiz her bir camide 2 rekat “tahiyyetü’l mescid” namazı kılmamız çok yerinde olacaktır. Zira şu gök kubbede secde izlerimizi ne kadar çoğaltır ve yayarsak lehimizde o kadar hava, mekan zerreleri ve meleklerden şahitlerimizin olacağını unutmamamız gerekir.

Düşünmesi bile ne kadar hoş değil mi? Namaz kılmak, abdest almak, cami ziyaret etmek bize hem dünyada peşin ücret olarak huzur verirken, hesap gününde orada geçirdiğimiz her bir saniyenin hesabını verirken de nur, sevap olarak dönüşü bizler için tarifsiz bir ihsan değil midir? Rabbim bu fırsatları hakkıyla değerlendirmeyi nasip etsin.

Ulu camiler ve çok eski tarihli büyük camiler “güç göstergesi ve bağımsızlık sembolleri”dir. Sultanlar, saraylarından daha haşmetli yaptırmaya özen gösterirlermiş. Bu aynı zamanda komşu devlete verilen güç mesajları olduğunu bilerek gezmekte fayda var.

Tabi ulu cami bünyesinde en az üç “En”i toplar. En büyük, En eski ve En sanatlı. Hemen bir sağlama yapabilirsiniz. Bir yerde ulu cami varsa o şehirde daha büyük, daha sanatlı ve daha eski tarihli cami yok demektir. Bu pencereden bakıldığında ecdadımıza ne kadar dua etsek azdır. Sadece kendi nüfus ihtiyaçlarına göre değil yüzyıllar sonra gelecek torunlarına düşünerek bu mabetleri inşa etmeleri ve bugün bile gıptayla baktığımız çini, ahşap, taş malzemelerle şaheserler ortaya koymaları ve mabetlerin yüzyıllardır onlarca depreme rağmen ayakta kalarak günümüze ulaşması üzerinde düşünmemiz gerekmez mi?

Basit bir kıyaslama yapalım: Maalesef, bugünkü betonarme binalarımızın geleceği yok. Yüz yıl bile dolmadan çürüyor. Dolayısıyla gelecekteki torunlarımıza bırakacak kalıcı bir eserimiz vücuda gelemiyor. Geçmişten gelen sanatları taklit etmeye çalışsakta, çoğu zaman restorasyonu bile yapmaktan aciz kalıyoruz. Hal böyleyken bu şaheserleri gözümüz mü koruyup, bu eserleri bizlere emanet eden ecdadımıza Fatihalar okumamız gerekmiyor mu?

Ulu camiler şehrin tabir yerindeyse “kalbine” konumlanmıştır. Herhangi bir şehirde ulu camiyi bulduysanız o şehrin merkezinide bulmuşsunuz demektir. Sebebine anlamak çok zor değil. Bu camiler inşa edilirken sadece cami düşünülmemiş. İnsanı ilgilendiren tüm tesisler yani medreseler, çeşmeler, hamamlar, hastaneler, türbeler, kütüphaneler, mektepler vb. tüm yapılar ulu cami etrafına inşa edilmiş.

Ne büyük bir deha? Bir planlama düşünkü yüzyıllar sonra bile değişmiyor. Bugün biz bu manadan ne kadar uzak kaldık! Zira biz bugün camileri ne yazık ki sadece namaz kılınan mekanlar olarak düşünüyoruz. Oysaki cami, bilhassa ulu cami demek, şehrin iktisadi, siyasi, kültürel, dini, ve sosyal hayatın merkezi demekti.

Bugünkü manada kentleri buluşma yerleri olarak bilinen meydanlar ve AVM’lerden çok daha ileri bir seviyede olduğunu görüyoruz. Zira ulu cami ve etrafındaki yapılar buluşma, sohbet, muhtaç insanların barınma, yiyecek-içecek, temizlik ve giyecek gibi ihtiyaçların karşılandığı kudsi mekanlardır.

Rabbim cümlemize camilere hakkıyla tefekkür edebilen kullarından eylesin inşaAllah!…

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*