Varlığın öz enerjisi: Muhabbet

Big Bang şeklinde ifade edilen bir ilk patlama anı olduysa, bunun gerisindeki fizikî enerjiden çok daha arka plandaki sonsuz cemal ve kemalin açığa çıkışı esas vaveylanın sebebi olmalı. Âlemlerin Rabbi’nin isimlerindeki sonsuz güzelliğin kabuğunu kırdığı esnada o müthiş gürültü kopmuş olmalı. Bu da varlığın asıl enerjisinin isimlerin güzelliği olduğunu ortaya koyuyor. O halde varlığı açığa çıkaran sonsuz bir güzellik, dolayısı ile sonsuz bir sevgi arayışı.

Benliklerimiz aslında varlığı çözebilmek ve maddî yapının gerisindeki hazine olan Âlemlerin Rabbi’nin güzel isimlerini açabilmek için bir anahtar hükmündedir. Hatta bizde ve benliğimizde hangi özellik varsa, o Kâinat Sultanı’nın bir özelliğini anlamaya yöneliktir diyebiliriz. Bu yönüyle hayatımız bir anahtar külçesi gibidir. Ancak çoğunlukla benlik bu aslî hizmetinden uzaklaşır ve hep kendine yönelik olarak işler. Açmaktan çok büyümek ve şişmek, başkalarını yutmak gibi bir fonksiyon üstlenir. Bir anahtarın büyümesi kapıyı açmaktan uzaklaşması ve en hayatî fonksiyonunu yerine getirememesi anlamına gelmektedir. Başarı ve dünyevî gelişmeler üzerine oturtulan bir benlik ve kimlik anlayışı da bu anlamda kimliğin ve benliğin çok uzağında yer almakta ve insanlara atfedilen değerler ve fertlerin kendilerini değerli ya da değersiz algılamaları tamamen maddî kazanımlar alanına sınırlı kalmaktadır. Böyle bir tanım çerçevesinde şekillenmiş benlik ve kişilik için maddî kayıplar önemine ve miktarına bağlı olarak yıkım anlamına gelebilmektedir. Bu türden engelleri aşabilmenin yolu varlığı ve benliği gerçek tanımları ile algılamak ve benliğin sınırlarını şeffaflaştırıp kaldırarak “bizler” oluşturmaktır. Aynen omuz omuza ve hiç birinin sınırları belirgin olmayacak şekilde bütünleşmiş beden hücreleri gibi… Bu sosyal hayatta aileden başlayıp kâinatın bütününe kadar uzanan bir biz algısına vesile olmalıdır.

“Be”n yok, “biz” var anlamında “Ene yok nahnu var!” ibaresi aslında bütün kâinatı kuşatacak bir barış anlayışını doğuracak temel prensiptir. “Biz” özünde barışın kavramıdır ve barış kavramıdır. Yalnızca kendi hanesini değil, mahalleyi ya da apartmanını “biz” olarak algılayan komşular arasında kavga ya da sürtüşme ihtimali çok düşük olacaktır. Oysa kendi hanesinde bile “biz” anlayışı gelişmemiş, hatta benliği ile çatışma halinde kendisiyle bile barışık olmayanların oluşturduğu toplumlar, fertleri çatışma kaynağı olan toplumlar olacaktır. Zaman eğer çatışmaların, menfaat kavgalarının ve savaşların zamanı ise bunun zemininde sınırları daraltılmış ve siyasî menfaatler doğrultusunda manüple edilmiş “biz” tanımlarının büyük önemi olmalıdır. Barış insanının “biz” tanımı adeta sınırsızdır. Yalnızca düşmanlık kavramına düşmandır. Ötekilik dışında “öteki” şeklinde tanımladığı kavram yoktur. Bu yönüyle, gerçek barış insanıdır. Ülkemizin bugünkü temel probleminin belirli bir değer yargısı ya da ideolojinin tanımladığı insan tipinin dışındakileri ötekiler olarak algılayan anlayıştan kaynaklandığına şahit oluyoruz. Başörtülü, çarşaflı, sakallı, cüppeli, gerici, yobaz ya da komünist, dinsiz, solcu gibi kavramların karşısında reaksiyonla şekillenmiş “biz” anlayışlarının “biz”im ülkemiz şuuru ile kenetlenip ortak bir milli benlik ve ülküler geliştirebileceği düşünülebilir mi? Bu tarz ben merkezli “biz” kavramlarını netleştiren ve kendi değer yargıları dışındakileri ötekileştiren ve sürekli çatışmaları kaşıyan yaklaşımlar kime hizmet edebilir? Ülke menfaatini düşünen hangi akıl sahibi bu yaklaşımlara yol açabilir ya da yanında yer alabilir?

Ülkede ve dünyada gerçek “biz” anlayışını yayacak ve yaşayacak olanlar üstadlarının tabiri ile “muhabbet fedaileri”, husûmetin hasımları olan Nur Talebeleri olmalıdır. Zaman, şartlar ve pek çok mânevî emare onlar üzerindeki bu büyük vazifeye işaret etmektedir. Ancak onların da ben etrafında şekillenen günümüz hayatının atmosferinden zaman zaman etkilendikleri gözlenmektedir. Grup taassubu ile ve kısmen mânevî hizmetlere giren siyasî yaklaşımlarla “biz”in çapı daraltılmakta, aynı dâvânın farklı taraflarından tutan iki grup birbirlerini öteki olarak algılayabilmektedirler. En dar daireden en geniş daireye kadar irtibatlı olunan her alandaki “biz” duygusu çok güçlü olmalı, ancak bu dairenin dışındakileri ötekiler haline getirmemelidir. Her güçlü topluluk benliği ya da şahs-ı mânevî içinde bulunduğu daha geniş alanı da “biz” olarak algılamalıdır. Meselâ, gazetemiz etrafında halka olmuş cemaatimiz kendi içinde çok sıkı şekilde kenetlenmeli ve Yeni Asya ailesinin mensubu olmanın gururunu iliklerine kadar hissetmeli ve bu duygu çok güçlenmelidir. Bu halkayı kuşatan bir sonraki halka Risâle-i Nur’u hayatına gaye edinmiş ve Külliyattan çıkardığı hayat yorumu çerçevesinde Üstada talebe olmaya çalışan gruplardır. Bunu kuşatan halka Hz. Muhammed (a.s.m.)’a ümmet olmaya çalışan Kur’ân’ı kendi yorumu çerçevesinde hayatına rehber yapmaya çalışan insanlardır. Daha sonra kitap ehli olanların halkası gelmektedir. Sonraki halkalar ise bütün insanlıktan varlık âleminin tamamına uzanmaktadır. Bunlar aslında iç içe birbirini tamamlayan birbirini anlamlandıran gerçeklerdir. kâinatı anlamlandıran ve muhabbet hasıl eden Hz. Muhammed (a.s.m.) ile her şey alâkadar ve her işleyiş her insan onunla irtibatlıdır. Bu anlamda bütün insanlık ona ümmet olmalı hangi dinde olursa olsun o dini Muhammedi bütünlük içinde anlamlandırmalıdır. Bunun zemini de Muhammed’in (a.s.m.) hasıl ettiği muhabbet olmalıdır. Günümüzde Muhammedî ahlâkın yayılması ve Sünnet-i sSeniyyenin yayılması ile vazifeli nur talebelerinin her tavrı, fiili ve sözü muhabbet muhtevalı olmalı ve muhabbeti ifade etmelidir. Haklı ve hakkı ifade eden eleştiriler içinde de muhabbetimiz hep belli olmalıdır. Hz. İbrahim’in (a.s.) içine atıldığı ateşi söndürmeye çalışan kuşun gagasıyla taşıdığı suyun inceliğinde…

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*